ATATÜRK VE TÜRKÇE BİLİNCİ Doç.Dr.Ertuğrul YAMAN [email protected] • Sayın Dekanım, Dekan Yardımcılarım, • Değerli Meslektaşlarım, Sevgili Gençler, • Sözlerime Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü minnettarlık duygularıyla anarak.

Download Report

Transcript ATATÜRK VE TÜRKÇE BİLİNCİ Doç.Dr.Ertuğrul YAMAN [email protected] • Sayın Dekanım, Dekan Yardımcılarım, • Değerli Meslektaşlarım, Sevgili Gençler, • Sözlerime Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü minnettarlık duygularıyla anarak.

ATATÜRK
VE
TÜRKÇE BİLİNCİ
Doç.Dr.Ertuğrul YAMAN
[email protected]
• Sayın Dekanım, Dekan Yardımcılarım,
• Değerli Meslektaşlarım, Sevgili Gençler,
• Sözlerime Büyük Önder Gazi Mustafa
Kemal ATATÜRK’ü minnettarlık
duygularıyla anarak başlıyor, sizleri en içten
duygularla selamlıyorum. ATATÜRK,
gerçekten her yönüyle büyük bir önderdi. O,
bir komutan, bir lider, bir devlet adamı, bir
düşünür, bir devrimci, bir bilim, eğitim,
kültür ve sanat adamıydı. Hangi yönünü
anlatmaya kalksak saatler sürecektir. O
sebeple ben bugün burada ATATÜRK’ün
yalnızca dilimiz konusundaki bilinçli ve
duyarlı tutumuna dikkat çekebileceğim.
• Bana göre ATATÜRK’ün en üstün
yönlerinden birisi, bir devlet adamı olarak
eğitim, kültür ve sanata önem vererek bu
çalışmalara doğrudan kendisinin de katılmış
olmasıdır. O, siyasi bir lider gibi değil,
daima hep halkını ve devletini düşünen bir
“devlet adamı” ciddiyetiyle konulara
eğilmiştir. Çünkü; O, bir düşünürün ifade
ettiği gibi, “Politikacılar gelecek seçimleri,
devlet adamları ise, gelecek nesilleri
düşünürler” sözünün gereği olarak hep
gelecek nesilleri düşünmüştür. ATATÜRK,
bu ileri görüşlü yönünü bir sözünde şu
şekilde somutlaştırmıştır: “Ufka doğru
yürüyen yolcunun yalnızca ufku görmesi
kâfi değildir; ufkun arkasını da
görebilmesi gerekir.”
Şimdi, ATATÜRK’ün dilimizle ilgili olarak
yaptığı çalışmalara şöyle bir göz atalım:
ATATÜRK, Millî Mücadele’yi başarıyla
tamamladıktan sonra, ülkenin imarından
önce halkın eğitim ve kültür açısından
geliştirilmesine özel bir önem vermiştir. Bu
gerçeği şöyle ifade eder: “Dil meselesi,
memleketin yükselme mücadelesinde
başlıbaşına bir geçittir.”
• 1928: Yazı Devrimi
• 1932: Dil Devrimi(Dil ve Tarih
Kurumları)
• 1936: DTCF’nin kuruluşu
• 1936: Güneş Dil Teorisi
ATATÜRK, dil çalışmalarına bizzat
katılmış; “açı, üçgen, dörtgen,
beşgen, teğet, artı, eksi…” gibi
matematik terimlerini kendisi
türetmiştir.
Dil konularına, toplantılarına
başkanlık edecek ve bizzat yeni terim
türetecek kadar bilinçli yaklaşan
ATATÜRK’ün bizleri miras bıraktığı
güzel dilimiz acaba bugün ne
durumdadır?
Türkiye’de kitle iletişim araçlarında
Türkçenin çok güzel kullanıldığını
söyleyebilmek ne yazık ki zordur.
Güzel Türkçemizin söyleyişine çok
fazla dikkat edilmemektedir. Yerel ve
argo ifadelere çok fazla yer
verilmektedir. Pek çok kelime ve
kalıp, ifade yanlış kullanılmaktadır.
Bu durum ise, dilimizin o güzelim ses
ahengini ve estetiğini
kaybettirmektedir.
Televizyon dizileri ile hayatımıza gizlice
ve hissettirmeden sokulan sinsi kelimeler
var. Fark ettirmeden konuşmalarımızın içine
sızdılar. Gençler arasında ağızdan ağza
dolaşarak yayıldılar. Gençlere bu durumun
Türk dilini yozlaştırdığını söyleseniz, şu
cümlelerle karşılaşırsınız herhâlde:
“Oha falan oldum” duydunuz mu?
Türk dili yozlaşıyormuş. Böyle “manyak
güzel” bir dil yozlaşabilir mi? “Artı”
bizim dilimiz son derece köklü. Öyle
kolay değil zarar görmesi. Saçmalık
bunlar ve bu saçmalıklardan “kal
geldi”artık. Söylenti “lan” bunlar.
Ortalık bu söylentilerle “yıkılıyo”.
“N’olcak” şimdi? Türkçe elden gidecek
“deeermişim”. “Çüş falan, yaaani”, buna
izin verecek “diiliz” “heralde”, “bi”
“şiler” “yapcaz” artık.
Kitle iletişim araçlarındaki
uygunsuz argo ve basit ifadelere
özellikle çocuklar ve gençler arasında
yoğun bir ilgi var. Duyulan bir argo
sözcük özellikle üniversite gençleri
arasında hemen yaygınlaşıyor.
•
Üniversite gençliği hem yaşı hem de içine
yeni atıldığı toplumsal statü gereği kendisini
gösterme ve bilgisini ispatlama gayreti
içindedir. Tespitlerime göre, üniversite
gençliği kendilerini iki şekilde göstermenin
gayreti içindeler: Birincisi toplumun genel
kabullerine aykırı kılık-kıyafetle, ikincisi ise
farklı bir dil kullanma şeklindedir. Bu
noktada en başta yeni ve farklı olmak
kaygısıyla her türlü “absürt” kelime, deyim
ve ifadeler bu gençliğin ilgi alanına
girmektedir.
Ayrıca, yerel ağızların aşırı
derecede kullanıldığı televizyon
programları ve diziler de dilimizi
yozlaştırıyor. Yerel ağızları o
bölgelerde yaşayanların
kullanmasında da bir mahsur
yoktur. Ancak, bunların televizyon
dizilerinde âdeta reklam edilmesi
çocuklarda dil gelişimini olumsuz
yönde etkiliyor. Bizleri ortak
duygularda buluşturan dili,
ortaklıktan koparıyor. Belki
dizilerde yöresine göre, bir iki
karakter yerel ağızları kullanabilir.
Ama, bazı diziler tamamen o
yörenin ağız özelliğini yansıtıyor.
Bu durumda edebî Türkçe estetiğini
kaybediyor. Güzel Türkçemizdeki o eşsiz
kalıplar, deyimler, atasözleri ve
birbirinden güzel ikilemeler bir kenarda
bırakılıyor; onların yerine yerel, basit,
anlamsız, argo ile karışmış, yanlış
kelimelerin sokulduğu garip ifadeler
kullanılıyor. Sadece estetik bozulma da
söz konusu değil. Bunlar beraberinde
uygunsuz davranışları, basitleşmeyi ve
hatta duyarsızlığı da getiriyor. Televizyon
bağımlıları, söz ve davranışlarında ilgisiz,
özensiz ve duyarsız hâle geliyorlar.
Dildeki bu tür basit ifadelerin öncelikle
düşünce sistemimize önemli darbeler
vurduğunu düşünüyorum. Çünkü, yapılan
yeni araştırmalar gösteriyor ki dil ile
düşünce arasında büyük bir ilişki vardır.
“Dil, düşüncenin evidir” biçiminde ifade
edilen bu gerçek, aslında Türkçemiz için de
son derece geçerlidir. Dil ne kadar zengin,
doğru, güzel ve işlek olursa düşünce de o
oranda duru, açık, gelişmeye uygun
olacaktır. Dolayısıyla burada söz konusu
olan sadece dil değil, bütünüyle
geleceğimizdir. Çocukların, gençlerin
düşünce ufukları, hayal güçleri hep dil
sayesinde gelişir. Çağdaş dünyaya ayak
uydurmak, yeni bilimsel ve sanat eserleri
ortaya koymak ana dili bilgisine bağlıdır.
Günümüzde basın yayın
araçlarında Türk dilinin
kullanılmasını bozan etkenlerden
birisi de gereğinden çok fazla
yabancı kelimenin ve hatta çeviri
kalıplarının kullanılmasıdır.
Türkçe, özellikle İngilizce kelime
ve kalıpların akınına uğramış
durumdadır.
YABANCILAŞMA!
Büyük iş yerlerinin müşterilerine
verdiği kartlar üzerinde bulunan
“club card” ifadesini son derece
anlamsız buluyorum. Yine,
“özgeçmiş” gibi çok güzel ve
anlamlı bir kelimemiz dururken
“CiVi” ya da televizyonun
kısaltması olan “TiVi” gibi
kısaltmaları da duyarsızlık ve özenti
örneği olarak değerlendiriyorum.
Bunların yanında Türkçede karşılığı
olan “konsensüs (uzlaşma)”,
“puzzle (yapboz)” gibi kullanımların
da Türkçeye zorla sokulması beni
son derece rahatsız ediyor.
TÜRKÇE ADLAR
İş yeri adlarındaki yabancılaşma
ise, artık bütün sınırları aşmıştır.
Ekonomik beklentiler her türlü
değeri alt üst eder noktaya
gelmiştir. Cadde ve
sokaklarımız yabancı ülkelerin
görüntü ve adlarıyla doldu! Ben
buradan herkesi iş yerlerine
Türkçe adlar vermeye davet
ediyorum.
“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk
Milleti, dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır
ATATÜRK
Dilimizi, kültürümüzü, estetiğimizi
bütünüyle yok etmek isteyen, Atatürk’ün
ifadesiyle “dahilî ve haricî
bedhahlarımız” ne yazık ki var. Bunları tek
tek adlandırmak şart değil. Bir kısmı, belki
gerçekten “gaflet ve dalâlet” içerisinde
olabilir. Ama, kaynağı yurtdışında olan bazı
mihraklar bu yabancılaştırma hareketini
plânlı, amaçlı ve eş güdümlü olarak
sürdürmekteler. Bunun arka planında ulusal
değerlerin yok edilmesi ve küresel
egemenliğin, tektipleştirmenin yattığı
biliniyor.Yine O’na kulak verelim:
“ Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek
demek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı
anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir.”
(1929)
“ İki Mustafa Kemal var: Biri ben, fâni Mustafa
Kemal; diğeri, Türk milletinin daima kalbinde
ve kafasında yaşatacağı Mustafa Kemaller
idealidir. O, ben değil, “biz” dir. O, memleketin
her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük
ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir
topluluktur. Ben onların rüyasını temsil
ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini
çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa
Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan,
yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa
Kemal odur.”
“Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin,
hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için
gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe
yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde
bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye
çalışacaktır. Fakat sen buna dayanacaksın.
Önüne sonsuz engeller çıkaracaklardır. Kendini
büyük değil; küçük, zayıf, vasıtasız, hiç sayarak,
kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu
güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra da büyüksün
derlerse, bunu diyenlere güleceksin.”
Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği
gençlik, kafa ve gönül olarak acaba
bugün bu sorumluluk anlayışının
neresinde yer almaktadır? İlerisinde
mi, gerisinde mi? Yakınında mı
uzağında mı? Görevin gerektirdiği
kimlik açısından yeterli duygu ve
sorumluluğa sahip midirler. ?
“Sorumlu” mudurlar,
“sorunlu”mudurlar?
Hemen ve üzülerek belirtmeliyim ki,
gençliğimizin bu günkü portresi, dün
Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği
gençliğin tam bir portresi değildir. Ne
yazık ki, günümüz Türk Gençliğinin
önemli bir bölümü, Atatürk’ün güvenine
lâyık olmanın çok; hem de pek çok
gerisinde kalmış bulunuyor. Böyle
olmakla beraber, gelinen bu noktada
bütün suçu da gençlere yüklemenin
haksızlık olacağını düşünüyorum. Zira,
bu portre bir eserdir ve hepimizin
eseridir. Ne yazık ki devlet olarak, millet
olarak, anne- babalar olarak, eğitimciler
olarak el ele vermişiz ve ortaya böyle
üzüntü verici bir eser çıkarmışız. Şimdi
karşısına geçmiş bu eseri, kendi eserimizi
hüzünle seyrediyoruz. Onu eleştiriyoruz.
Dahası, eleştirme hakkını kendimizde
bulabiliyoruz .
İşte, kaçınılmaz sonuç: Karşımızda
“sorumlu” değil, “sorunlu”bir gençlik
var. Bu gençlik, kanmış, kandırılmış,
kamplara bölünmüş. Birlik yok, dirlik
yok. Birinin ak dediğine diğeri kara
diyor. Gençlerimiz , din, siyaset ve
ideoloji tacirlerinin demir tuzağına
düşmüşler. Kullanılıyorlar. Hem de
acımasızca kullanılıyorlar. İşin daha da
acıklı yanı, bu gençlerimizin büyük
çoğunluğu, nasıl bir çıkmaza
girdiklerinin farkında bile değiller.
Hakkından gelebildik mi yoksulluğun,
sefaletin?
Uygar uluslara eşit yeni buluşlardan ona
muştular götürebildik mi?
Uzaya Türk adını ATATÜRK kapsülü ile
yazabildik mi ?
Uluslar uzak dünyaların fethine
çıkarken, biz uyanabildik mi?
Kahvelerde değil, laboratuvarlarda
sabahlayabildik mi ?
Uygar uluslarla arayı kapatabildik mi ?
İşte, yine başlarımız önümüze eğik. Sıra bu
sorulara cevap vermeye gelince, nedense,
dut yemiş bülbüle dönüyoruz. Hiçbirine
“evet” diyemiyoruz. Susuyoruz,
susuyoruz...
Öyleyse, dürüst olalım. 68 yıl sorgulanacaksa,
tamamını sorgulayalım. Özeleştiri
yapabilme erdemine ulaşalım.
Sevgili Öğrenciler,
Hayatı, insanları, dilimizi ve
edebiyatımızı seviniz. Edebiyat
eserlerini okuyunuz. Onlarda
kendinizi bulursunuz ya da toplumu
seyredersiniz. Öğrenirsiniz;
öğrendikçe güçlenirsiniz, güçlendikçe
özgür olursunuz. Sonuç olarak
diyorum ki, zamanınızı iyi kullanınız.
Her şey mevsiminde gerek. Su
akarken testinizi doldurunuz . İlgili
olunuz, bilgili olunuz. Sizleri dilimiz
konusunda daha bilinçli olmaya davet
ediyorum.
“ Gençler, benim gelecekteki emellerimi
gerçekleştirmeyi üstlenen gençler! ... Bir gün bu
memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe
bırakacağımdan dolayı, çok memnun ve çok
mesudum. Buna cidden sevinmekteyim. Fakat
beraber yaşadığımız müddetçe benim hedefime
yürümenizi hepinizden talep etmek, meşru bir
hakkım olarak tanınmalıdır.”
Büyük Atatürk “Türk demek, Türkçe
demektir.” diyerek bir gerçeği
vurgulamıştır.Peyami Safa’nın veciz bir
sözü var: “Hiç kimse dilin vatandan daha
az kutsal olduğunu söyleyemez”. Bence
dilimiz konusunda herkes bilinçli, tutarlı,
gayretli olmalıdır. Yabancı kelime ve
kavram kullanmak, tek başına gelişme ve
ilerlememize bir katkı sağlamaz. Ve asla
unutmayalım ki bir insan en iyi, en sağlam,
en verimli düşünceyi ancak ana dili
denizinde üretebilir. Dilimizi korumak ve
geliştirmek aslında bütünüyle kültürümüze
ve geleceğimize sahip çıkmaktır. Dilimiz,
kimliğimizdir; kimliğimize sahip çıkalım!
Yahya Kemal, dili “ağzımda anamın
ak sütü gibi helal” bir varlık olarak
değerlendirirken Fazıl Hüsnü
Dağlarca, “dilimiz ses
bayrağımızdır.”demektedir.
Yazar Turan Oflazoğlu, “Kimlik, kim
olduğunda ayak diremektir” diyor.
Gelişmeye, çağdaşlaşmaya ve evrensel
değerlere açık olalım ama özümüzden
de kopmayalım. “Türk, Öğün, Çalış
Güven” ilkesini asla unutmayalım ve
şairin dizelerine kulak verelim:
Bir damla asil kanda bin mucize saklıdır.
Bu topraklar Türklüğe inanmakta haklıdır.
Akdeniz’e tank gibi koştu bütün kağnılar,
Ey sevgili İstiklâl,şanlı Dumlupınar!
Elbet yiğit olanlar lâyık böyle toprağa,
Selâm şanlı orduya, selâm şanlı bayrağa.
Selâm istiklâl için çarpışana,ölene,
Selâm toprağa düşüp ölürken de gülene...
Selâm ey Başkumandan Mustafa Kemal,selâm!
Emanetin yaşıyor, güven, imanımız tam;
Omuzlarımız hisar,başlarımız burç yurda,
Can vermeye and içtik, hepimiz tek uğurda.
Dağlarda ateşten bir heykel midir şu beden?
Yabancı mı gönlüne ayrılık, sevgi, keder?
Kızıl bir yangın gibi coşan muharebeden,
Bir kıvılcım sıçradı,sen misin,söyle nefer?
Nasıl gökten bir damla beklerse ekinler,
Bu toprak da, süngünden sızan kanla serinler.
Sen yolunu şaşırma,ne derlerse desinler,
Kalbin acırsa,düşün:Düşmanın kalbi mermer.
Sözlerime ATATÜRK’ün o veciz
sözleriyle son vermek istiyorum:
“Türk dili dillerin en
zenginlerindendir; yeter ki bu dil
şuurla işlensin.”
“Ne mutlu Türküm diyene!”