Eski Türklerde Öğretim Araç Gereçleri Türkler kaya, taş, kiremit, tabak, maşrapa, tahta, bez, ipek parçaları ve kağıt gibi o dönemlerde günlük hayatta kullandıkları birçok.
Download ReportTranscript Eski Türklerde Öğretim Araç Gereçleri Türkler kaya, taş, kiremit, tabak, maşrapa, tahta, bez, ipek parçaları ve kağıt gibi o dönemlerde günlük hayatta kullandıkları birçok.
Eski Türklerde Öğretim Araç Gereçleri Türkler kaya, taş, kiremit, tabak, maşrapa, tahta, bez, ipek parçaları ve kağıt gibi o dönemlerde günlük hayatta kullandıkları birçok araç gerecin üzerine yazı yazmıştır. Yazının özelliğine göre sert veya yumuşak zemin üzerine yazılan yazılarda renkli mürekkepler kullanılırdı. Kalem, uç denen ve dağlarda yetişen bir ağaçtan yapılırdı. Sığır boynuzundan yapılan ve “şütük” denilen divitler de kullanılırdı. Başlangıçta tomar şeklinde olan kitaplar, zamanla bugünkü şeklini aldı. MATBAA Arkeoloji profesörü Bossert’e göre bir ülkede matbaanın icadı ve geliştirilebilmesi için üç şartın birlikte bulunması gereklidir. 1. Harf sayısı az bir alfabe kullanılmakta olması Okuma arzusunun artmış ve kitapların çok aranmakta olması Kağıdın bilinip kullanılıyor olması 2. 3. Bossert iddiasına göre matbaanın önce Çinliler tarafından bulunduğu söylentisi doğru değildir. Kağıdı biliyorlardı ama binlerce harften oluşan Çin yazısı basım bakımından çok büyük teknik zorluklar taşıyordu. Onlar, tahta vs. ile kalıp baskıyı kullanmışlardır, ama bu matbaa tekniği değildir. UYGURLAR VE MATBAA Çinlilere komşu olan Uygurlar da kalıp baskıyı, kağıdı kullanıyorlardı. Okuma, yazma ve kültür düzeyleri çok yüksekti. Hatta başka devletlere kâtip, bürokrat, çevirmen, danışman, öğretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili, kültürlü yetişiyorlardı. Sade bir alfabeleri vardı. Böylece ayrı ayrı kesilmiş harflerle basım tekniğinin ortaya çıkması için tüm şartlar hazırdı. Bu uygun ortam içinde, onların matbaa tekniğini bulduklarını gösteren somut veriler vardır. Kan-su bölgesinde Tun Huang’da bir mağarada tahtadan bazı Uygur matbaa harfleri ve Uygurca kitaplar ele geçirilmiştir. Bu bulguların M.S. 700-900 yıllarına çıktığı anlaşılmıştır. Böylece, Profesör Bossert’e göre, matbaayı Uygurların bulduğunu kabul etmek gerekiyor. Çinliler bu tekniği 11. yüzyılda onlardan alıp demirden harfler yaparak geliştirmişlerdir. 1241’de de Altın Ordu Devleti kuvvetleri, Almanya’ya yaptıkları akınlarında bu tekniği oralara getirdiler. 1440-1450’lerde Gutenberg matbaayı geliştirdi. TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI VE YENİ DİNİN EĞİTİM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ 751’de Arapların Çinliler üzerindeki galibiyetinden sonra İslâmiyet Türkler arasında yayılmaya başlamıştı. Fakat Türklerin kitle halinde ancak 10. yüzyılın ilk yarısında Karahanlılar Devletinde kendi istekleri ile Müslüman oldukları görülür. Türklerin ulaştıkları tek Tanrı düşüncesi; savaşçı, yoksulları doyurma, kurban törenleri, bilim sevgisi gibi gelenekleri İslâmiyet’in Tanrı anlayışı, cihat, zekat, sadaka, bilim anlayışı ve uygulamalarıyla büyük benzerlikler gösterdiği için onların bu yeni dini benimsemeleri zor olmadı. Türklerin İslâmiyeti benimsemeleri onların eğitimine yeni özellikler kazandırmış ve eğitim tarihi bakımından bunun birtakım önemli ve sürekli sonuçları olmuştur: Türk toplumunda ilk kez medrese denen plânlı, düzenli, güçlü bir örgün öğretim kurumu ortaya çıkmıştır. İslâm dünyasında Türk, Arap, İranlı vb. Müslüman düşünür ve eğitimciler eğitim-öğretim konularında eserler kaleme almışlar ve bu konularda genel kabul gören düşünce ve uygulamalar oluşturmuşlardır. Türk toplumlarının ahlâk anlayışı, dünyaya bakışı, ideal insan tipi, İslâmiyet'in etkisiyle kısmî değişikliklere uğramıştır. Kabul ettikleri yeni dinle örtüşmeyen birtakım gelenek ve görenekler zamanla değişmiştir. Medreseler ile düşünürler, mutasavvıflar ve din adamları bu değişmeyi kolaylaştırıcı bir yaygın eğitim görevi yapmışlardır. Türk insanının yeni dinle ve dolayısıyla yeni değerlerle teması, gazi ve velî insan tiplerini ortaya çıkarmıştır. Eski savaşçı, cihangir, alp tipinin özellikleri bu yeni değerlerle kaynaşarak yeni alp-eren insan modelini ortaya çıkarmıştır. Osmanlının yükseliş dönemi sonlarına kadar bu alperen tipi İslâm dininin şehit-gazi değerlerinden güç alarak sürüp gitmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Türklerin İslâmiyet’te bilimin yüce tutulduğunu görmeleri, kendilerinin köklü bilim sevgilerini sürdürmelerini kolaylaştırmıştır. “Oku” (Kur’an’ın inen ilk ayeti), “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9), “De ki: Rabbim ilmimi artır” (Taha, 114), “İlim öğrenmek kadın, erkekher Müslüman’a fazdır.” (Hadis), (İlim Çin’de de olsa isteyiniz.” (Hadis), “Ya öğretici, ya öğrenici, ya dinleyici, ya da bilmi sevici ol; yoksa helak olursun” (Hadis) gibi temel İslamî değer yargıları Türkler arasında ilmî faaliyetlerin yaygınlaşmasına etkili olmuştur. Türklerin Müslüman olmaları ve Batıya ilerledikçe Araplar ve İranlılar ile ilişkilerinin artması sonucu Arapça ve Farsça’nın aydınlarımız üzerindeki etkisi artmış, zamanla ilim dili Arapça olmuştur. İÇ ASYA MÜSLÜMAN TÜRKLERİ KARAHANLILAR 840’ta Uygur Devletinin siyasi hakimiyeti sona erince, Karahanlı devleti kuruldu. Abdülkerim Saltuk Buğra Han döneminde Müslüman oldular. İlk Müslüman Türk Devleti olarak kabul edilir. Bu devlet 1212’de hakimiyetini kaybetmiştir. İç Asya ve Maveraünnnehir’de çok sayıda başka Müslüman Türkler de bulunuyordu. Bunlar bazı TürkArap-İranlı karışımı devletlerin kurulmasında etkili oldukları gibi, müstakil devletler de kurmuşlardır. İç Asya Müslüman Türkleri ve Karahanlılar’da eğitimin temel özellikleri şunlardır: 1. Bu toplumların Müslüman olmaları, yerleşik bir düzene geçmeleri onların eğitimini olumlu yönde şekillendiren iki temel etmen olmuştur. 2. Bu toplumların devlet adamları, eğitim-öğretime ve bilimin gelişmesine önem vermişlerdir. 3. Medreseler kurulup gelişmiş, ülkelerin her yanına yayılmıştır. 4. Farabi, İbn-i Sina, Birûnî vb. dünya eğitim ve bilim tarihinde yer tutan bilim adamları yetişmiştir. 5. Eğitim tarihimizde, “eğitim bilimi”ne ilişkin ilk görüşler de başta Farabi olmak üzere bu düşünürler tarafından ileri sürülmüştür. Karahanlılar’da Eğitim, Medreseler ve Öğretim Medreseler İslâm eğitim tarihinde, öğretimin giderek önem kazanması sonucu oluşturulmuş kurumlardır. Medreselerin Orta Asya İslâm kentlerinde ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Karahanlılar onları Semerkant, Buhara, Taşkent, Balasagun, Yarkent, Kaşgar gibi önemli kentlere yaydılar. Karahanlı hükümdarlarının bilime önem vermeleri, bilim adamlarını korumaları nedeniyle toplumun bilgi düzeyi en üst seviyeye çıktı. İç Asya’da sözü edilen şehirler bilim, kültür ve sanat merkezleri haline geldi. Karahanlılar döneminde yetişen, Türkçe ile Türk kültürünün en eski ve önemli eserlerini veren Balasagunlu Yusuf, Kaşgarlı Mahmut, Ahmet Edip ve Ahmet Yesevî eğitim tarihimi açısından önemli isimlerdir. Öteki bilim adamlarımızın da bilim ve eğitim tarihimizde önemli yerleri vardır. Bunlardan Birûnî (973-1052) Tabiiyat, Felsefe vb. alanlarda bir çok eser vermiş, bilimde gözleme, deneye ve verilere dayanılması gerektiğini belirterek geçerli yöntem ve ilkeleri ortaya koymuş, araştırma ve öğrenmede taklit ve ezberciliğe, fikir taassubuna ksrşı çıkmıştır. Ona göre bilgi sahibi olmak ve bilime hizmet etmek insana gerçek mutluluğu sağlar. Karahanlı hükümdarların bilimseverliği, ülkede bilimin gelişmesi, bilim adamlarının çoğalması için uygun bir ortam oluşturmuştur. Örneğin, Buğra Han Harun, İlig Han Nasr, Yusuf Kadir Han, Arslan Han vb. âdil, hayırsever, bilginlere, din adamlarına saygı gösteren ve onları koruyan hükümdarlar sayesinde bilginler, sanatkârlar her taraftan onların çevresine gelmiş, eğitim öğretim kurumları ülkenin her yanına yayılmıştı. Karahanlı hükümdarlarının medreselerin kurulup yayılmalarına çok önem vermelerinin bilim sevgilerinden başka iki nedeni daha vardı: 1. Medreselerden, yeni Müslüman Türk boylarının yeni inanışlarını pekiştirme, yeni dinleri ile çelişen eski inanışları kaybettirme aracı olarak yararlanmak, Medreselerden, çevrelerindeki Sünni-Hanefi inançlarını koruma aracı olarak yararlanmak 2. FARABİ’NİN TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ Felsefe ve çeşitli bilimlerdeki bilgisinin ve görüşlerinin derinliği nedeniyle Aristo’dan sonra kendisine Muallim-i Sâni (İkinci Öğretmen) denen Farabi (870-950), bilimsel çalışmalarının yanında, şöhrete, paraya önem vermemiş, ahlâklı bir hayat sürmüştür. Yüzden fazla eser yazmıştır. Bazılarının konuları: Felsefe. Mantık, Ahlâk, Psikoloji, Metot, Fizik, Kimya Astronomi, Geometri, Siyaset, Sosyoloji, Askerlik, Din, Tasavvuf, Dil, Edebiyat, Musiki FARABİ’NİN EĞİTİM GÖRÜŞLERİ Türk eğitim tarihinde ilk kez doğrudan “eğitim bilimi”ne ilişkin görüşler ileri sürdüğü bilinen düşünür Farabi’dir. Ona göre: Eğitimin amacı, mutluluğu bulmak ve bireyi topluma yararlı hale getirmektir. Üç tür eğitimci vardır: Aile reisi, aile fertlerinin; öğretmen, çocuk ve gençlerin; devlet başkanı, milletin eğitimcisidir. Öğretim, milletler ve şehirlerde nazarî (kuramsal) erdemleri var etme demektir. Eğitim ise, milletlerde ahlâkî erdemleri ve iş sanatlarını var etme yöntemidir. Öğretim konuşmakla başlar. Eğitim, milletlerin ve şehirlerin kendilerinde bu işleri yapma azmini uyarmakla amelî(uygulamalı) durumlardan doğan işleri yapmakla alışkanlık yoluyla başlar. Onlardan doğan huylar(kabiliyetler) ve işler ruhlara hakim olmalıdır ve onlara aşıkmış gibi yapılmalıdır. Azim, sözle veya işle ortaya konulabilir. Bu ayrım, öğretimim kuramsal, eğitimin de davranış değiştirmeye ağırlık veren bir bir uğraşı olduğu anlayışına uygundur. Öğretimde yöntem konusunda, kolaydan zora gidilmesini istemiş, böylece çok değerli bir ilkeyi ortaya koymuştur. Bir şey öğretilmeden ötekine geçilmemeli, sorunlar tek tek incelenmelidir. “Su damlaya damlaya taşta gedik açar.” Öğretmen öğrencilerle “Sokrat” gibi tartışmayı bilmelidir. Öğretimde mantık ve felsefeye yer verilmelidir. Çocuklar, karar verme yeteneği güçlü ve sorumluluk duygusuna sahip olarak yetiştirilmelidir. Disiplin ne sert ne yumuşak olmalı, ılımlı bir yol izlenmelidir FARABİ’NİN ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİNE İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ Farabi, bilimsel meseleleri araştırmanın çeşitli yöntemleri olduğunu, bu konunun başlı başına bir bilim alanı sayılması gerektiğini söylemekle bilimsel yöntem alanında değerli bir görüş ortaya koyar. Bilinmeyen konular araştırma ve öğretimle açıklığa kavuşturulmak istenince mesele (problem) ve çözülünce de bilgi haline dönüşür. Her meselede aranan, kesin gerçeği elde etmektir. Ama çok defa kesinliği elde edemeyiz. Aradığımızın bir kısmına dair kesinlik, geri kalanlara dair zan ve kanaat elde edebiliriz. Tek yöntem bizi sorunlar hakkında çeşitli kanaatlere götüremez. Şüphe de bir arayış yöntemi olmalıdır. Farabi’nin Hükümdarın Siyasi Eğitimine İlişkin Görüşleri “Milletin eğitimcisi” olan hükümdar, bazan ikna, bazan zorlama yöntemine başvurabilir. Fakat bu bilgi ve beceri gerektirir. Farabi’ye göre, hükümdarın doğuştan sahip olması ve sonradan kazanması gereken bazı özellikler vardır: Doğuştan sahip olması gereken özellikler: 1. Vücudunun tam, organlarının sağlam olması Zeki, uyanık ve hafızasının güçlü olması, Öğrenmeyi ve öğretmeyi sevmesi Yemeye, içmeye ve kadınlara düşkünlük göstermemesi Kumardan sakınması Doğru sözlü, âdil, ılımlı ve iradesinin güçlü olması 2. 3. 4. 5. 6. Sonradan kazanması gereken özellikler yetenekler 1. 2. 3. 4. 5. 6. Bilge olması Önceki kanun ve kuralları bilmesi Gerektiğinde aklını kullanıp ülke çıkarlarına uygun yeni hükümler getirebilmesi Güzel konuşma sanatını öğrenerek halkını çeşitli konularda aydınlatması Savaş sanatını bilmesi Yorgunluklara dayanıklı olması İBN-İ SİNA’NIN TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ İbn-i Sina (980-1037), gerek Türk gerekse Dünya düşünce, tıp ve eğitim tarihinde çok önemli bir yer tutar. Onun tıp alanında olduğu kadar eğitim alanına ilişkin bazı görüşleriyle de Batıyı etkilediği ve yüzyıllar sonra “yeni eğitim” akımını başlatan ve geliştiren eğitimcilere ilham verdiği söylenebilir. İbn-i Sina daha gençlik yıllarında dönemin felsefe, tıp, tabiiyat, teoloji ve matematik alanındaki tüm bilgilerini öğrenmiş ve kendisine Aristo ve Farabi’den sonra gelen “Üçüncü Öğretmen” anlamında “Muallim-i Salis” denmiştir. İBN-İ SİNA’NIN EĞİTİM GÖRÜŞLERİ İbn-i Sina’nın Türk ve dünya eğitim tarihinde önemli bir yer tutmasının başlıca nedenleri şunlardır: 1. Tıp bilimine katkıları ve tıp öğretimini düzenlemesi: İbn-i Sina “Kanun ve Şifa” adındaki eserleriyle bu bilimi o dönem için doruk noktasına çıkarmış ve bu kitaplardan yüzyıllarca yararlanılmıştır. Tıp biliminin konularını ve öğretim programını yazmış, ruhî hastalık ve bozuklukların telkin yoluyla tedavisine başvurarak psikanalist metodun temelini atmıştır. Avrupalılar İbn-i Sina’yı ölümünden yüzyıl geçince eserlerinin Latince çevirileriyle tanımış ve bunları Tıp Fakültelerinde beş yüz yıldan fazla bir süre ders kitabı olarak okutmuşlardır. 2. “ Ahlâk ve fazilet eğitime ilişkin görüşleri: Onlar akıllarınca, beni çekiştirmekle, didiklemekle bana kötülük yaptıklarını sanıyorlar. Oysa bu keçilerin dağa tos vurmalarına benzer. İnsan kendisinin ne olduğunu bildikten sonra, kendisini bilmeyenlerin hakkında söyledikleri sözlerin onun gözünde hiçbir etkisi ve önemi olmaz. ” İbn-i Sina İbn-i Sina’ya göre başlıca ahlâk ve fazilet esasları şunlardır: İffet, şecaat, hikmet, adâlet, cömertlik, kanaat, sabır, kerem, yumuşaklık, sadakat, vefa, utanma, sır saklama, sözünde durma, tevazu… O akılcı ve çok açık bir ahlâk felsefesine sahiptir; bu alandaki görüşlerine “aklî tasavvuf” da denmektedir. Ahlâkî davranışlara ve faziletlere erişmek için bazı ilkeler tespit etmiştir. 1- Nefsin isteklerine uymamak 2- Gazap, şehvet, tamah, hırs, korku vb. eseri ortaya çıkabilecek davranışları engellemek 3- yalandan kesinlikle uzaklaşmak 4- İnsanlara iyilik yapmak, iyileri sevmek, kötüleri doğrultmak ve fena işlerden men etmek 3- Bilime verdiği büyük önem O bilim öğrenmeyi, bu dünyada olduğu kadar, ölümden sonraki hayatta da mutlu olmak için gerekli görür. Ona göre bilim insanın kendini mükemmelleştirmesi ve Allah’ı bulması için gereklidir. 4- Beden eğitimi konusundaki görüşleri: İbn-i Sina, hastalanmadan önce korunma denen hıfzıssıhha (hijyen) konusunu da işlemiş ve beden eğitimini bu amaçla gerekli görmüştür. Ona göre, hareket insanın hayatında kendiliğinden yapıldığı gibi, arzulu ve plânlı yapılırsa yararı fazla olur ve o zaman gerçekten beden eğitimi (riyazet) sayılır. 5- Çocuğun bakımı, sağlığı, eğitim ve öğretimi ile ilgili görüşleri 1. 2. 3. Çocuğun bakımı ve sağlığı: Çocuk her gün yıkanmalı fakat üşümekten korunmalıdır. Çocuğa mümkün olduğu kadar anne sütü vermeli, günde üç kez emzirmekle yetinilmelidir. Çocuğun eğitimi ve öğretimi: Doğan çocuğa babası iyi bir ad koymalı, çocuk sütten kesilir kesilmez, kötü huylar edinmeden eğitimine başlanmalıdır. Çocuğun ilk eğitimi ahlâk eğitimidir. Bu çocuğu kötü iş ve arkadaşlardan uzaklaştırıp iyi arkadaşlarla oynamasını sağlamak, onu iyi davranışlara teşvik ile olur. Çocuğa fazla baskı yapmamalı, hataları uygun bir biçimde düzeltilmelidir. Çocuk 6 yaşına gelince okula gönderilmeli, 14 yaşına kadar okutulmalıdır. Öğretmen dindar, dürüst, bilgili, insaflı, temiz, kibar olmalı; çocuk eğitimi ve öğretimini bilmeli, çocukların yeteneklerini tanımalı, onlarla ilgilenmeli ve onları yalnız bırakmamalıdır. Öğretmen çocuğa karşı ne küstahlık yapabileceği kadar yumuşak, ne de soru soramayacağı kadar sert davranmalıdır. Çocuk bu dönemde iyi arkadaşlarla tanıştırılmalıdır. Böylece birbirlerinin iyi huylarını görür ve daha iyi olmaya çalışırlar; ayrıca aralarındaki doğal rekabet nedeniyle daha başarılı öğrenim yaparlar. İbn-i Sina zengin ve eşraf çocuklarının ayrı özel ders alarak yetişmelerini uygun bulmaz. Çünkü çocuk tek başına öğretmenle karşı karşıya kalmaktan sıkılacağı gibi, çocuklar kendi rahat ve teklifsiz çevrelerinde birbirlerinden çok şey öğrenirler. Çocuklar beraber olunca birbirlerine ve haklarına saygı gösterme alışkanlığı kazanırlar: İbn-i Sina eğitim ve öğretimim altı türünden söz eder: Zihnî Öğretim: Öğretmen genel bir konuyu nedenleriyle örnekler vererek açık bir şekilde anlatır. Örneğin kışın su donup genişlediği için kabını parçalamaktadır. Sınaî Öğretim: Öğretmen araç-gereç kullanmasını öğretir. Testere, rende vb. Telkinî Öğretim: Öğretmen tekrar ettirerek şiirler ve otların adlarını vs. öğretir. Tedibî Öğretim: Öğretmenin öğüt ve nasihat yolyla gerçekleştirdiği öğretimdir. Taklidî Öğretim: Öğretmenin söylediklerinin aynen ve hemen benimsenmesidir. Bunun için öğretmenin güvenilir olması gereklidir. Tenbihî Öğretim: Öğretmenin öğrenciye çevresinde karşılaştığı olayları, bunların nedenlerini ve etkilerini öğretmesidir. İbn-i Sina’nın Eflatun, Aristo ve yeni eğitim düşünürleri ile karşılaştırılması ve genel değerlendirilmesi: Eflatun ve Aristo ile karşılaştırılması: 1. Eflatun ve Aristo çocuğu toplumun üyesi olarak görmüşler , eğitimi devletin görevi kabul etmişlerdir. Fakat o, eğitimi yalnızca babanın ve ailenin görevi olarak düşünmüştür. 2. Eflatun ve Aristo ilk eğitimi her çocuk için zorunlu görmekle beraber, bilim ve sanatla uğraşmayı yalnızca hür vatandaşların küçük bir kısmı için ön görürler. Oysa İbn-i Sina eğitim ve bilimi herhangi bir sınıf ve düzey gözetmeden herkes için yararlı görmektedir. 3. Eflatun ve Aristo meslek ve din eğitimini programa almazlar. Onlar zanaat ve meslek eğitimini hür insanlara layık görmezler. Oysa İbn-i Sina din ve meslek eğitimini çok önemser ve her çocuğun kendi zevk ve yeteneklerine göre bir meslek öğrenmesini ister “Yeni eğitim” düşünürleriyle karşılaştırılması İbn-i Sina’nın görüşleri “yeni eğitim” denen ve 18. yüzyıldan, özellikle Rousseau’dan beri gelişen görüşlerle karşılaştırınca aralarında önemli benzerlikler görülür: 1. İbn-i Sina, hangi sınıf ve statüde olursa olsun her çocuğun eğitilmesini istemekle demokratik bir görüş ileri sürmüştür ve bu, yeni eğitimin de temel ilkelerinden biri olmuştur. 2. İbn-i Sina meslek eğitimine önem vermekle yine yeni eğitimle uyum içerisindedir. 3. İbn-i Sina, çocuğun okul içinde kendi yaşıt ve arkadaşları ile eğitilmesinin önemini belirterek yine pedagoji ve psikolojinin son bulgularına uygun bir görüş belirtmiş olmaktadır. Böylece o, okulun çocuğun doğal bir ortamı olduğunu ve kişiliğinin gelişmesinde çok önemli bir yeri bulunduğunu 20. yüzyıl eğitimcileri olan Dewey, Alain, Durkheim vs. den önce ortaya koymuştur. 4. O, öğretmenin çocuğu tanıması ve onun yetenek ve kabiliyetlerini fark etmesi gerektiğini ileri sürmekle Rousseau’dan önce çok önemli bir pedagojik ilkeyi ortaya atmış, çocuklar arasındaki bireysel farklılıkları görmüş ve bunların göz önünde tutulmasını istemiştir. 5. İbn-i Sina, çocuğun zevk ve ilgilerinin genel eğitim ve meslek eğitiminde göz önünde tutulmasını istemekle yeni eğitimin çok önem verdiği “çocuğun ilgisi” konusunu da işlemiştir. 6. İbn-i Sina, daha kendisi çocukken “oyun”un çocuğun normal bir faaliyeti olduğunu söylemekle yeni eğitimin temel ilkelerinden birini dile getirmiştir. 7. O, deneye, gözleme, nedenleri araştırmaya dayanan bir eğitim-öğretim önermekle, değeri yüzyıllar sonra anlaşılan ve Avrupalı eğitimcilerce tekrar keşfedilen ve hiçbir zaman önemini yitirmeyecek bir pedagoji ilkesini ortaya koymuştur. 8. İbn-i Sina çocuğun üzerindeki baskıların olumsuz sonuçlarını iyi gözlemiş ve bu alanda günümüz bulguları doğrultusunda görüşler belirtmiştir. 9. Onun disiplin alanındaki fikirleri bugünün eğitim anlayışı ile paralellik göstermektedir. 10. İbn-i Sina eğitim ve öğretimde araç-gereç kullanımının öğretimini başlı başına bir konu (Sınaî Öğretim) kabul etmekle eğitim teknolojisinin BALASAGUNLU YUSUF Orta Asya’da Balasagun kentinde doğan ve Karahanlılar döneminde yaşayan Balasagunlu Yusuf (1018?-1069’dan sonra) yazdığı “Kutadgu Bilig” (1069) adlı kitapla Türk Eğitim Tarihinde önemli bir yer tutar. Yazar, eserini Kaşgar’da hükümdar Hasan Bin Süleyman Aslan Han’a sunmuş, o da yazarına Yusuf Has Hacib (baş mabeynci, Protokol Müdürü) unvanını vermiştir. Balasagunlu Yusuf, o dönemde Orta Asya kentlerinde Türklerin oluşturduğu zengin kültür ve bilim ortamı içinde yetişmiş, özellikle Farabi ve İbn-i Sina’nın etkisinde kalmıştır. KUTADGU BİLİG Mutluluk veren bilgi anlamına gelen Kutadgu Bilig, Türkçe, Uygur yazısı ile manzum olarak (6645 beyit) yazılmıştır. Eser aşağıdaki kişiler arasındaki konuşmalardan oluşmaktadır: Küntoğdı: Adaleti temsil eden hükümdar Aytoldı: Bilgeliği temsil eden vezir Öğdülmüş: Aklı temsil eden kişi (Vezirin oğlu) Odgurmuş: Kanaatı temsil eden kişi (Vezirin akrabası) Kutadgu Bilig, devlet yönetimine ilişkin görüşler taşımakla ve hükümdara öğütler vermekle her şeyden önce bir siyasetnamedir. Kutadgu Bilig, aynı zamanda, insanların iki dünyada da mutluluğunu sağlamayı amaçlayan bir davranış ve ahlâk kitabıdır. Eser çocuk eğitimiyle ilgili görüşlere de yer verdiğinden eğitim bakımından da ayrı bir önem taşır. Nihayet o Türk bilgisinin bir abidesidir. Kutadgu Bilig’e göre devlet yönetimi 1. 2. 3. Kutadgu Bilig devlet yönetimine ilişkin çok değerli evrensel kurallar getirmiştir. Hükümdar en çok bilgiye ihtiyacı olan ve adaletle davranması gereken kişidir. Hükümdarın kanuna saygı duyması ve onu doğru uygulaması , hükmetme yetkisinin üstündedir. Hükümdarın devlet görevine getireceği kimseler mümkünse küçükken hizmete girenler arasından seçilmelidir. Onlar, hizmet içinde yetiştiği için hizmet töresini ve usullerini iyi bilirler (Osmanlı’daki Enderun Mektebi’nin kuruluş felsefesi) 4. Hükümdar bilginlere değer verip onlara danışmalıdır. Kutadgu Bilig’e Göre Ahlâkî Davranış Eserde, insanın bilgisini arttırmaya çalışması, az konuşması, öfke, kin ve kibirden kaçınması, acele etmemesi, sabırlı olması, dindar bir hayat sürmesi temel ahlâkî kurallar olarak verilir. Ahlâkî davranışın ve mutluluğun temel şartı bilgili olmaktır. İnsan ancak bilgili olursa uygun davranışları anlar, yapar, mutlu olur Kutadgu Bilig’e Göre Çocuk Eğitimi Baba çocuğunun yetişmesi için emek vermelidir. Çocuklar fazla nazlanmamalıdır. Çocuk küçüklüğünde başıboş bırakılmamalıdır. Çocuklara fazilet ve bilgi öğretilmelidir. Çocuk ailesi tarafından terbiye edilmelidir. KAŞGARLI MAHMUT’UN TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ Karahanlılar döneminde Türklerin oluşturduğu bilgi ve kültür ortamında yetişen Kaşgarlı Mahmut 1072-1074 yıllarında Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazdığı Divan-ü Lûgat-it Türk adlı dev eseriyle Türkçenin ilk lügatini düzenleyen ve onu öğreten olarak eğitim tarihimizde önemli bir yer tutar. O Arapçanın üstünlüğüne inanıldığı, bilim dili olarak kullanıldığı bir dönemde, Türkçenin daha zengin olduğunu, Arapların bu dili öğrenmesi gerektiğini ileri sürmüş kitabını bu amaçla Bağdat’ta Abbasi halifesine sunmuştur. Divan sadece zengin bir sözlük değildir. Türk toplumlarının lehçeleri, yaşayışları, inanışları, töreleri ve atasözlerini de kapsar. Türklerin ilk dünya haritası da bu kitaptadır. Bu eser yazıldığı dönemde çok ileri ve kökleri eskilere giden büyük bir Türk uygarlığının varlığını da gösterir. Böylece Kaşgarlı Türklük bilgisinin en eski ve en önemli abidesini meydana getirmiştir. O, divanının başında eserini yazma nedenlerini şöyle açıklar: “ Ben, yüce Tanrı’nın devlet güneşini Türklerin burcunda parlattığını… yeryüzünde onları egemen kıldığını… dünyadakilerin yönetim dizginlerini onların eline teslim ettiğini, onları herkese egemen ve hak ile güçlü kıldığını, onlara hizmet edenleri Tanrı’nın yücelttiğini ve bu kimseleri kötülerin şerrinden güvenli kıldığını gördüm. Onların kalplerini kazanmak, onların oklarının değmesinden korunmak, söylediklerini dinletebilmek için, onların dillerini konuşmaktan daha güzel bir yol olamayacağına göre bu dile bağlananı onlar kendilerinden sayıp korkudan güvenli kılacaklardır… Bazı imamlardan duydum ki, Peygamberimiz Oğuz Türklerinden söz ederken “Türk dilini öğreniniz, çünkü onların egemenlikleri uzun sürecektir.” buyurmuşlardır. Bu söz doğru ise, Türkçeyi öğrenmek gerekli olur; aslı yoksa, akıl da zaten bu dili öğrenmeyi emreder.” Ailede çocuğun bakımı, yetiştirilmesi Anne çocuğunu beşikte yatırır ve sallayarak uyuturdu. Anne, çocuğunu ninni söyleyerek uyuturdu. Anneler çocuklarını muhtemelen uslu durmaları için bazı hayali varlıklarla korkuturdu. Abaçı bugünkü anlamda öcü o dönemden kalma bir kavramdır. Çocuk Oyunları Türk çocuklarının oynadıkları oyunlar hakkında en eski ve en geniş bilgileri bu Divan’da bulmaktayız. Müngüz müngüz: Müngüz boynuz demektir. Çocuklar bir akarsuyun kenarına otururlar. Birisi ebe olur ve “müngüz müngüz” der. Diğer çocuklar “ne müngüz?” diye sorarlar. Ebe, boynuzlu hayvanları teker teker saymaya başlar, Çocuklar da tekrar eder. Bu arada ebe deve, eşek gibi boynuzsuz bir hayvanın da adını söyler. Çocuklardan birisi de yanlışlıkla bu hayvanın adını tekrar ederse oyunu bozmuş sayılır ve ceza olarak suya atılır. Görüldüğü gibi oyun dikkatli bulunmak ve yanılgıya düşmemek esasına dayalıdır. Aşık: Bugün de yaygın bir oyundur. Koyun, keçi gibi hayvanların ayaklarından çıkarılan aşık denen kemikle oynanır. Çocuklar bu kemiği önlerine atarak onun üste gelen yüzünün taşıdığı anlam ve değere göre oynarlar. Karagun: Akşam karanlığında oynanan bir oyundur. Çenğli menğli: Salıncak oyunudur. Büzüşmek: Halay çekmedir. Tepük: Kıl, yün vs. sarılarak yapılan top ayakla tepilir. Ceviz: Bir çukura cevizlerin sokulması şeklinde vs. bir oyundur. Çelik çomak: Bugün bilinen oyun gibi olsa gerektir., Bebek: Kız çocukları yaptıkları oyuncak bebeklerle oynarlar TÜRKÇE’Yİ ÖĞRETİM YÖNTEMİ Kaşgarlı Mahmut, dil öğretimi konusunda başarılı bir yöntem izlemiştir. Yöntemin başlıca özellikleri şunlardır: 1. Medreselerde yapıldığı gibi önce ve hemen her zaman sadece kural verme değil, ilkin çok sayıda örnekten hareket edip kurala ulaşma yolunu izlemiş ve günümüz yabancı dil öğretiminde benimsenen bir yöntemi uygulamıştır. 2. Dil öğrenmede örneklerin, metinlerin önemini çok iyi görmüş, örneklerini günlük hayattan, atasözlerinden, şiirlerden almıştır. 3. Dil öğretirken Türk kültürünü de tanıtma amacı gütmüş, bu konuya özel bir önem vermiştir. 4. Dil öğretiminde tekrarın önemini çok iyi kavradığından, önceden geçen bir kuralı gerektiğinde hatırlatmaktan çekinmemiştir. İzlediği bu başarılı yöntemleri buluncaya kadar çok çaba harcayan yazar, iki yıl içinde eserini üç kez yazıp beğenmemiş, dördüncü kez yazmıştır. Böylece o, eser yazma yöntemi konusunda da bize yol göstermektedir. İç Asya Müslüman Türklerinden olan ve Karahanlılar ile Selçuklular yönetiminde yaşayan, Karahanlı Türkçesiyle eserler veren bu iki zat İslâmiyetin ve tasavvuf görüşlerinin Türkler arasında yayılıp kökleşmesinde etkili bir eğitimcilik yaptıkları, etkileri yüzyıllarca geniş yörelerdeki toplumlar üzerinde sürdüğü için üzerinde durulması gereken şahsiyetlerdir. 900’lü yıllardan beri İç Asya Türkleri arasında, kendilerine sûfi, şeyh, ata, bab, baba, derviş denilen kişiler türemeye başladı. Bunlar her tarafta İslâmiyet’i öğretip yaymak için usanmadan çabalıyordu. Bunun nedeni, özellikle göçebelerin yeni dini henüz yüzeysel bir şekilde benimsemiş olmaları, eski inanışlarından birçoğunu korumaları ve millî destanlara bağlı olmalarıydı. Bazen çaldıkları müzik aletleri eşliğinde ilâhîler, şiirler söyleyip kendilerinden geçen, sırf Allah için iyilikler yapan, Cennetin mutlulukları ve cehennemin azaplarından dem vuran bu dervişleri Türkler, eskiden beri kutsal bildikleri ozanlara benzeterek onlara saygı duyuyorlardı. Çevrelerinde ya da özellikle Anadolu’ya giderek, İslâmî esasları ve veli insan tipi değerlerini yerleştirmeye çalışan bu sufilerin bazılarına Horasan Erenleri denir. HOCA AHMET YESEVÎ VE AHMET BİN MAHMUT YÜKNEKİ’NİN TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ: AHMET YESEVÎ (1103?-1166) İlk Türk sufilerinin en önemlilerindendir. İlk Türk tarikatını kurmuş, Divan-ı Hikmet adlı eseriyle etkilerini geniş yörelerde yüzyıllarca sürdürmüşlerdir. Divan-ı Hikmet’te ele alınan konular: Derviş faziletlerine ilişkin övgüler, İslâmî hikayeler ve dinî, ahlâkî sonuçları, Peygamberin hayatı ve mucizeleri, dünya hayatından yakınma, kıyametin yaklaştığını hatırlatma, Cennetin vasıfları, Cehennemin korkunç sahneleri… Böylece Divan-ı Hikmet derin ve şairane bir tasavvuf eseri olmaktan çok dinî ve ahlâkî öğütler, hikâyeler, tarikat usullerine ait öğretici şiirlerden meydana gelmiş, sade bir ahlâk kitabı niteliğindedir. EDİP AHMET (12. YÜZYIL) “Atabetü-l Hakayık” (gerçeklerin eşiği) adındaki nasihatnamesi ile İslâmî esasları öğretmeye çalışmıştır. Kitabı, ancak yarım yüzyıl daha önce yazılmış Kutadgu Bilig’le karşılaştırıldığında, bu süre içinde İslâm dini ile hayata bakış felsefesinin Türkler arasında ne kadar yaygınlaştığı görülür Atabetü-l Hakayık’tan mısralar… Mutluluk yolu bilgi ile bulunur Nice kirli işler yıkanmakla temizlenir Câhillik yıkanmakla temizlenmeyen bir kirdir. Her işte bilgisizin nasibi pişmanlıkır Edeplerin başı dili gözetmektir Dilini koru, dişin kırılmasın AVRUPA’DA RÖNESANS SONRASI DÜŞÜNÜRLER Eğitim – öğretimle ilgili gelişmeler Avrupa’da Rönesans’tan sonra ağırlık kazanmıştır. Bu alanda katkıları olan bazı düşünürlerin görüşleri yaşadıkları yüzyıllara göre görüşleri şöyledir. XVII. YÜZYIL W. RATKE (1571-1635) Didaktik kelimesini ilk defa “kolay yöntemle öğrenme bilimi” olarak kullanmış olan Ratke’ye göre: 1- Önce nesneler tanıtılmalı, sonra onlarla ilgili kavramlar ele alınmalıdır., 2- Konuların öğretiminde tekrara başvurulmalıdır. 3- Öğretimde soru sormak çok önemlidir. J. A. COMENİUS (1592-1671) 17. Yüzyılın önemli bir ismi olan Çek eğitimci J. A. Comenius (Komenyüs) bu alanda yazılmış ilk eser olan Büyük Didaktika (Didactica Magna) adlı eseriyle öğretim konularının bilimsel bir yaklaşımla ele alınmasına öncülük etmiştir. F. Bacon’un fikirlerini benimseyen Comenius gözlem ve deneye dayanan öğretimin başlamasına öncülük etmiştir. Ders kitaplarının daha kolay anlaşılması sağlamak için resimlerden yararlanılması önerisi, ders kitabı yayını alanında bir dönüm noktası olmuştur. JOHN LOCKE (1623-1704) İnsan zihninin işleyişi ile ilgili akademik çalışmalar yapmıştır. Çocuk zihnini her türlü algıya açık boş bir levhaya (tabula rasa) benzetmektedir. O, çocuk ve gençlerin duyularıyla öğrendiklerini, bu nedenle belleğe dayalı öğretimin yerini duyular aracılığıyla yapılan öğretimin alması gerektiğini savunmuştur. Öğretimde bol ve çeşitli yaşantılar yoluyla alışkanlıklar edinilmesinin, hayatta yararlı olabilecek bilgilerin kazandırılmasının ve iyi düşünme yolunun öğretilmesinin önemini vurgulamıştır. XVIII. YÜZYIL Onsekizinci yüzyıl, Avrupa’da düşünce, bilim ve sanat alanlarında önemli gelişmelerin ortaya çıktığı bir zaman kesitidir. “Aydınlanma Dönemi” nin başladığı bu yüzyılda diğer alanlardaki gelişmeler eğitim-öğretim uygulamalarını da etkilemiştir. Bu yüzyıldaki eğitimcilerin disiplin, program ve öğretim metotları ile ilgili önerilerinde daha iyimser, daha insancıl ve daha akılcı davrandıkları görülmektedir. J.J. ROUSSEAU (1712-1778) 18. yüzyılda eğitim alanında katkısı olan düşünürlerin başında gelen J.J. Rousseau (Jan Jak Russo) bireyin doğuştan getirdiği saf tabiatını esas alan bir eğitim teorisi geliştirdi. “Emile veya Eğitim Üzerine” adlı pedagojik romanında, insanın dünyaya temiz ve iyi olarak geldiğini, toplumla (çevreyle) ilişkisi sonucu kişinin temizliğinin ve ahlâkının bozulduğunu vurgulamaktadır. Onun eğitim ve öğretimin doğaya yani çocuğun biyolojik ve psikolojik özelliklerine uygun olması ve yapmacıklıklardan arındırılarak toplumun her türlü kötü etkisinden uzak kalması gerektiğine ilişkin önerileri o zamana kadar yaygın olan düşüncelerin kökten değişmesinde etkili olmuştur. “Tabiata geri dönme” şeklindeki eğitim görüşü toplum ve medeniyete düşman bir görüş olmayıp o zaman ki eğitim ve toplum düzenine karşı oluşun bir ifadesidir. Çocuğun yetişkinlerin küçültülmüş bir kopyası olmadığını ve yetişkinlerden farklı kendine özgü bir dünyası olduğunu ilk defa belirten Rousseau, çocuğun doğayla doğrudan doğruya temasını sağlayan gözlem ve deney metotlarına önem vermiştir. J. H. PESTALOZZİ (1746-1827) 18. yüzyılda eğitim alanında önemli bir yeri olan Pestalozzi, öğretimde gözlem, algılama, araştırma, uygulama ve yaparak yaşayarak öğrenmenin önemi üzerinde durmuştur. Kendi adıyla açtığı çiftlik evine benzeyen bir okulda görüşlerini denemiş, öğrencilerini serbestçe çalışmaları, nesneleri incelemeleri ve düşüncelerini kişisel olarak açıklamaları yoluyla onların yeteneklerini geliştirmelerini sağlamaya çalışmıştır. Onun bu görüşlerinden sonra öğretimde gezilere, atelye çalışmalarına ve gösteri (demonstrasyon) tekniğinin kullanılmasına özen gösterilmeye başlamıştır. XIX. YÜZYIL On dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da endüstri alanında görülen hızlı ilerleme, toplumlarda iş (çalışma) hayatına karşı duyulan ilgi demokratik düşünce ve eylemlerin giderek artışı gibi nedenler eğitimcilerin görüş ve önerilerini de etkilemiştir. J.F. HERBART (1776-1841) Alman eğitimcisi Herbart öğrenme üzerine ilk bilimsel çalışma yapma gereğini duyan ve bunu ortaya atan bir eğitimcidir. Kendine özgü bir öğretim metodu geliştiren Herbart’a göre öğretim: 1- Hazırlık (güdüleme 2- Sunuş (Açıklama) 3- Karşılaştırma (Çağrışım) 4- Genelleme (Düzenleme) 5- Uygulama Şeklinde beş basamaktan oluşmaktadır. Dilimize formal basamaklar diye çevrilen bu metot bugün de bir çok ders ve konunun öğretiminde yaygın olarak kullanılmaktadır F. FROEBEL (1787-1852) √ Çocuk yuvalarının ve anaokullarının kurucusu olarak tanınan Froebel, okulu küçük bir toplum olarak kabul eder. √ Ona göre eğitim hayata hazırlık değil, hayata katılmaktır. √ Eğitimde oyun ve ilgiden yararlanmanın yanında somuttan soyuta doğru gerçekleştirilmesinin de verimi arttıracağını belirtmiştir. √ Froebel’in özellikle okul öncesi eğitim için ileri sürdüğü düşünceler zamanla daha ileri basamakta olan okullarda ki eğitim-öğretim üzerinde de olumlu rol oynamıştır. √ Çocuğun bir bütün olarak ele alınması, yaparak yaşayarak eğitime önem verilmesi, oyuna, müziğe ve eğlenceli etkinliklere zaman ayrılması, ılımlı bir disiplin anlayışının yerleştirilmesi gibi uygulamalar onun eğitim felsefesinin yansımalarıdır. Ayrıca bu yüzyılda; Alman Wilhelm Wundt (1833-1920)’un 1879’da ilk psikoloji laboratuvarını açması, İngiliz Francis Galton (1822-1911) ve çağdaşlarının istatistiğe dayalı araştırma yöntemini geliştirmeleri ve uygulamaları, Amerikalı J. Keken Cattel (1860-1914) ölçme değerlendirme konusunda ilk eser sayılan “Zeka Testi ve Ölçmeler” adlı kitabının yayınlanması da öğretim biliminin gelişmesine katkıda bulunan girişimlerdir. XX. YÜZYIL √ Bu yüzyılda psikoloji, sosyoloji, antropoloji, felsefe vb. alanlarda yapılan araştırma ve incelemeler okul eğitimini amaç, ilke, muhteva ve metot bakımından geniş ölçüde etkilemiştir. Bu yüzyılın eğitim anlayışı genel olarak hayata dönüktür. E.L. THORNDİKE (1874-1949) Amerikalı psikolog Thorndike zekanın ölçülmesi, güdüleme, ilgi, bireysel ayrılıklar, problem çözme gibi konular üzerinde yaptığı çalışmalarla öğretim sürecinin yeni anlayışla incelenmesine imkan sağlamıştır. Yine öğrenmede geçişin daha çok içerik, teknik ve ilkelerin benzerlik gösterdiği durumlarda meydana geldiğini ileri sürmüştür. G. KERSCHENSTEİNER (1854-1932 Alman eğitimcisi olan Kerschensteiner, iş eğitiminin çocuk ve gençlerin eğitimindeki önemli rolüne dikkat çekmiştir. Çocuğun bilgiyi iş içinde yaparak öğrenmesiyle bilginin davranış haline geleceğini, böylece öğrenilenlerin unutulacak ezber bilgi omaktan çıkacağını savunmuştur. O, çocukları ezberciliğe yönelten kuramsal bilgiler yerine, okulda pratik hayata hazırlayıcı bilgi ve becerilerin verilmesi gerektiğini belirtmiştir. İş eğitimi yoluyla çocukların yaratıcılık yeteneklerinin gelişeceğini ve ahlâki karakterli iyi davranışlar edineceklerini iddia etmiştir. JOHN DEWEY (1859-1952) Yüzyılımızın eğitim uygulamalarındaki yenileşmelere yol açan düşünceleriyle etkisi en uzun ve yaygın biçimde süren eğitimci şüphesiz John Dewey’dir. DEWEY OKULU √ Dewey, 1896’da Şikago’da eşiyle birlikte açıp yönettiği bugün “Dewey Okulu” olarak anılan laboratuvar okulunu açtı. √ 4-14 yaşları arasındaki çocukların devam ettiği bu okulda önceden hazırlanmış bir program ve kesin bir vakit çizelgesi yoktu. √ Aktivite program denilen bu programa göre göre çocuklar okul günlerini tartışma, gezi, gözlem, oyun, temsil, hikaye anlatma ve dinlenme gibi etkinliklerle geçiriyordu. √ Ona göre eğitim, bir oyun ve spor yarışması gibi zevkli ve ilginç olmalıydı. Böyle bir durumda belki çocuklara daha az klasik bilgiler kazandırılacak, fakat onlar içinde yaşadıkları toplumu ve hayatı daha iyi tanıyacaklardır. √ O, pragmacılığa dayanan felsefi görüşleri nedeniyle, bilgi önemli ve anlamlı ise insanların o bilgiden bir şeyler yaparken faydalanmaları gerektiğini savunuyordu. √ Dewey’e göre okul, hayata hazırlanılan yer değil, hayatın kendisi olmalıdır. √ O, problem çözmenin en etkili ve verimli bir metot olduğuna inanıyordu. “Problem metodu” adı verilen ve bir çok okulda uygulanan öğretim metodu, onun bu problem çözme düşüncesinden doğmuştur. √ Dewey öğretimde çocuğun özelliklerinin esas alınmasını ve öğretimin buna göre gerçekleştirilmesini savunuyordu. √ Dewey’in üzerinde durduğu bir başka nokta da “demokrasi için eğitim”di. Demokraside fikirlerin ve insan kişiliklerinin birbirini özgürce etkilemeleri mümkün olur. Bu ise gelişmenin temelini teşkil eder. Bu bakımdan eğitim ortamının da demokratik olması gerekir. √ Ona göre okulda demokratik ortamın gerçekleşmesi için öğrencilerin kendi kendilerini yönetmeleri, fikirlerini serbestçe tartışmaları sağlanmalı, okul faaliyetleri öğrencilerle birlikte planlanmalıdır. ÖĞRENME KURAMLARI İnsanlar yaşamları boyunca çevre ile etkileşimleri sonucu bilgi, beceri, tutum ve değer kazanırlar. Kişinin çevre ile etkileşimi, onun sürekli olarak çevresinden bir şeyler alıp-vermesi demektir. Kişi, çevresinden sürekli olarak kendisine ulaşan verileri değerlendirir ve bunun sonucu olarak düşünsel, duyuşsal veya devinişsel tepkide bulunur. Bu şekliyle bakıldığında öğrenme dinamik bir süreçtir. İnsan yaşadığı sürece sürekli bir şeyler öğrenir. Bu süreç sonucunda oluşan farklılaşma insanın “davranış ve tavırlarını, belki de kişiliğini bile değiştiren” bir farklılaşmadır. (Rogers,1983.s.20) Genel anlamda öğrenme, çevresi ile etkileşimi sonucu kişide oluşan düşünce, duyuş ve davranış değişikliğidir. Ancak bu değişikliğin nasıl oluştuğu konusunda farklı görüşler vardır. Öğrenmenin doğasını ve sonuçlarını açıklamaya çalışan bu kuramlar: Davranışçı öğrenme kuramları Bilişsel öğrenme kuramları Duyuşsal öğrenme kuramları Beyin temelli öğrenme kuramları DAVRANIŞÇI ÖĞRENME KURAMLARI Davranışçı kuramlar, öğrenmenin uyarıcı ile davranış arasında bir bağ kurularak geliştiğini ve pekiştirme yoluyla davranış değiştirmenin gerçekleştiğini kabul eder. İvan Pavlov, laboratuvarda köpeğin salgı sistemi üzerinde çalışmakta iken, köpeğin sadece yiyecek getirildiğinde değil, yiyeceği kendisine getiren kişiyi gördüğünde de salya akıttığını fark etmesi üzerine geliştirdiği klasik koşullanma, davranışçı akımın en çok bilinen öğrenme kuramıdır. Öğrenmeyi Pavlov gibi koşullanmış tepki olarak açıklayan Guthrie, öğrenmedeki tüm zihinsel öğeleri reddetmektedir. Ona göre öğrenme, uyaran ve tepki arasındaki ilişkiden ibarettir. Bir uyarana eşlik eden eylem (tepki), söz konusu uyaranın her görülüşünde tekrar ortaya çıkar. Diğer bir deyişle, belli b,ir durumda bir davranışta bulunan birey, benzer durumla karşılaştığında hep aynı davranışı gösterir. Yine ona göre öğrenmenin gerçekleşmesi için ödül veya pekiştirmeye de gerek yoktur. Davranışçı akımın diğer ünlü çalışması Thorndike tarafından yapılmıştır. Thorndike, öğrenmeyi bir problem çözme olarak görmüş ve problemle karşılaşıldığında yapılan çeşitli deneme-yanılma davranışlarıyla çözüm üretildiğini savunmuştur. Ona göre insanların ve insana yakın hayvanların öğrenme biçimi deneme-yanılma yoluyla gerçekleşen bir öğrenmedir. Thorndike’ın yaptığı deneyde, kafese yerleştirilen kedi dışarıdaki balığa ulaşmak (veya dışarıya çıkmak) için yaptığı sağa-sola koşma ve sıçramalar esnasında tesadüfen kapı mandalına bağlı ipi çekmesi sonucu kapı açılmış ve dışarı çıkmayı başarmıştır. Bu deney tekrarlandıkça kedinin kafesten çıkmak için yaptığı deneme-yanılma davranışları azalmış ve kedi mandalın bağlı olduğu ipi daha kısa sürede çekerek dışarı çıkmayı öğrenmiştir. O, deneme-yanılma esnasında yapılan davranışlardan, ödüle götüren davranışların kalıcı olduğu (öğrenildiği), diğerlerinin ise terk edildiği sonucuna ulaşmıştır. Thorndike’ın çalışmalarından hareket eden Skinner, organizmanın davranışlarını uyarıcılara karşı gösterilen otomatik bir tepki olmaktan çok, kasıtlı olarak yapılan hareketler olarak kabul etmektedir. İnsanların karmaşık uyarıcı durumlarla karşılaştıklarında gösterdikleri davranışlara operant (edim) adı veren Skinner, bu operantların, onları izleyen sonuçlardan etkilendiğini ileri sürmektedir. Skinner’in çalışması “Operant Koşullanma” olarak bilinmektedir. Organizmayı olumlu bir sonuca götüren davranışlar kalıcı olur. Diğer bir deyişle, insanlar davranışları sonucu olumlu bir durumla karşılaştıklarında, o davranışın tekrarlanma olasılığı artar. Buna “pekiştireç” denir. Davranışçılar, insanların karşılaştıkları problemin çözümünde genellikle geçmişte yaşadıkları benzer durumları göz önüne aldıklarını ileri sürerler. Yeni bir problemle karşılaşıldığında ise, bireyin deneme yanılma yoluyla yeni çözümler üreteceği kabul edilir. Davranışçı yaklaşımlarda önemli olan, gözlenebilen, başlangıcı ve sonu olan, dolayısıyla ölçülebilen davranışlardır. DAVRANIŞÇI KURAMLARIN ÖĞRETİM İLKELERİ Yaparak öğrenme esastır. Öğrenci, öğrenme sürecinde aktif olmalıdır. Çünkü öğrenci kendi yaptığı ile öğrenir. Öğrenmede pekiştirme önemli bir yer tutar. Pekiştirme, davranışların tekrar edilme sıklığını arttıran uyarıcıların verilmesi işlemidir. Davranışlar, onları izleyen sonuçlardan etkilenir ve onlarla değiştirilir. Becerilerin kazanılmasında ve öğrenilenlerin kalıcılığının sağlanmasında tekrar önemlidir. İnsan, konuşma, çalgı çalma vb. becerileri tekrar yapmadan öğrenemez. Öğrenmede güdülenmenin çok önemli bir yeri vardır. Öğrencinin, bir davranışı öğrenebilmesi için o davranışı yapamaya istekli olması lazımdır. BİLİŞSEL KURAMLAR Bilişsel kuramlara göre öğrenme, doğrudan gözlemlenemeyen zihinsel bir süreçtir. Bu akımın temsilcileri olan Gestalt Okulu psikologları, Piaget ve Bruner'e göre öğrenme kişinin davranımda bulunma kapasitesinin gelişmesidir. Bilişsel kuramlara göre davranışçıların, davranışta değişme olarak tanımladıkları olay, gerçekte kişinin zihninde meydana gelen öğrenmenin dışa yansımasıdır. Bilişsel kuramcılar daha çok anlama, algılama, düşünme, duyu ve yaratma gibi kavramlar üzerinde dururlar. Davranışçı akım eğitimin amaçlarını davranış yönünden tamımlar ve bu davranışları oluşturacak deneyimlerin neler olması gerektiğini belirler. Onlara göre okuldaki eğitimin dış dünyaya transfer edilebilmesi için her ikisi arasındaki benzerliklerin arttırılması gerekir. Bilişsel akımın öncüleri ise eğitimde sonuçtan çok süreç üzerinde dururlar. Öğrenilenlerin gerek hayatta işe yaraması için öğrencilerin zihinlerinde durumlara ilişkin ilkeler kazandırmayı tercih ederler. Davranışçı akımların kısmen öğrenmeyi açıkladığı kabul edilmekle beraber, öğrenme hakkında bugün nerede ise bütün uzmanların ortaklaşa kabul ettiği gerçek, öğrenme olayının uyancı-tepki ilişkisinden çok daha kompleks bilişsel bir süreç olduğudur (Cullingford, 1990). Bir tanım ya da bir kelime hecelemeyi öğrenmenin bile aktif ve kompleks bir zihinsel süreç olduğu kabul edilmektedir (Resnick, 1989). Öğrenme konusunda bugün ulaşılan nokta, öğrencinin kendisine aktarılan bilgileri aynen almadığı, aksine kendisine ulaşan her bilgiyi süzgeçten geçirip yorumlayarak kendi dünyasında bir anlam yüklemeye çalıştığıdır. (Brooks ve Brooks,1993). GESTALT PSİKOLOJİSİ Bilişsel kuramlara göre öğrenme, bireyin çevresinde olup-bitenlere bir anlam yüklemesidir. Kişinin davranışını anlayabilmek için onun karşılaştığı durumu nasıl değerlendirdiğinin anlaşılması gerektiğini savunan bu kuramın temelini Gestalt Psikolojisi oluşturur. Zihne ulaşan verilere anlam yükleme işlemi, yani algi üzerine yaptıkları çalışmalarla öğrenmenin bilişsel yönüne işaret eden Gestalt psikologları, algılama ile ilgili aşağıdaki ilkeleri ileri sürmektedirler (Hilgard ve Bower, 1974): BİLGİ İŞLEME KURAMI Bilişsel kuramın en önemli kuramlarından biridir. Bu kuram bilginin kişi tarafından pasif bir şekilde alınmadığının altını çizer. Buna göre birey bilgiyi alır ve kendine göre işler, yani şekillendirir. Öğrencinin kendine ulaşan bilgileri başlıca dört süzgeçten geçirdiği kabul edilmektedir: 1- O konudaki ön bilgileri 2- Öğretmen ve öğrenci tarafından ortaklaşa bilinen ödül, ceza ve karşılıklı beklentiler, 3- Öğrencinin öğrenmeye yaklaşımı 4- Kültürel yargı ve değerleri ile beraber öğrencinin içinde bulunduğu sosyal çevre 1. İnsanlar çevrelerini bir ahenk içerisinde görme eğilimindedirler. Bu nedenle gördüklerini bir bütün olarak algılarlar. Bütünü oluşturan parçaların, bütünle ve birbiriyle olan ilişkisi önemlidir. Bir parçanın veya nesnenin algılanışı, onun bütünle ve diğer parçalarla olan ilişkisine göre değişir. 1. İnsanların davranışı, içinde bulundukları durumu algılamalarına bağlı olarak değişir. Öğrenme, kişinin çevresini algılama ve yorumlama sürecidir. Bundan dolayı, öğrenmede önemli olan kişinin olayları ve durumları anlaması, diğer bir deyişle, eşyaya ve olaylara anlam yüklemesidir. 1. Bütün, onu meydana getiren parçaların toplamından daha farklı ve büyüktür. Bundan dolayı bir konuyu oluşturan parçaların ayrı ayrı incelenmesi bütünü ortaya koymaz; tam tersine; bütünün kaybolmasına yol açar. BİLGİ İŞLEME KURAMI Bilişsel yaklaşımın en önemli kuramlarından biridir. Bu kuram bilginin kişi tarafından pasif bir şekilde alınmadığının altını çizer. Bu kurama göre öğrenci kendine ulaşan bilgileri başlıca dört süzgeçten geçirir. 1. O konudaki ön bilgileri, Öğretmen ve öğrenci tarafından ortaklaşa bilinen ödül, ceza, ve karşılıklı beklentiler Öğrencinin öğrenmeye yaklaşımı Kültürel yargı ve değerleri ile beraber öğrencinin içinde bulunduğu sosyal çevre 2. 3. 4. BİLİŞSEL KURAMLARIN ÖĞRETİM İLKELERİ Yeni öğrenmeler öncekilerin üzerine bina edilir.Yeni bilgiler, öğrenciye bir şeyleri açıklayabilme gücü verdiği ve daha önceki bilgilerini genişletebilme olanağı sunabildiği oranda öğrenci için anlamlı olacaktır. Öğrenme bir anlam yükleme çabasıdır. İnsanların karşılaştıkları her şeye anlam yükleme çabası içerisinde oldukları düşünülerek öğrenme, derinliğine düşünebilme, konunun özünü kavrama imkanı verecek şekilde düzenlenmelidir. Öğrenme, uygulama şansı tanımalıdır. Öğretim öğrenciye öğrendiklerini kullanmak için değişik fırsatlar vermelidir. Öğretmen otorite figürü olmamalıdır. Öğretmen, bir basketbol antrenörü gibi bütün öğrencilerin potansiyellerini sonuna kadar kullanmada onlara rehberlik yapan kılavuz rolünde olmalıdır. Öğrenme, öğretmen ve öğrencinin karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşir. Öğretmen ve öğrencilerin beraberce, karşılıklı güven içerisinde ve birbirlerinden yüksek beklentiler ile çalışmaları gerekmektedir. ENTELEKTÜEL ÖĞRENCİ BAŞARISI Eğitimin asıl amacı öğrencilerin daha yeterli, daha kapsamlı, daha güçlü ve daha doğru “anlamlar” üretebilmesidir. Bundan dolayı, bir öğretim programının verimliliği öğrencilerin entelektüel başarısına bağlıdır. Entelektüel öğrenci başarısının kriterleri aşağıdaki gibi sıralanmaktadır: 1. Öğrencinin bilgi ve anlam üretmesi Öğrencinin bilgi ve anlam üretirken bilimsel araştırma yöntemlerini kullanması Öğrencinin çalışması sonunda bir tez, ürün ya da performans ortaya koyması 2. 3. DUYUŞSAL KURAMLAR Duyuşsal kuramlar, öğrenmenin doğasından çok sonuçlarıyla ilgilidirler. Bu kuramlar, sağlıklı benlik ve ahlak (moral) gelişimini vurgular. Davranışçı kuramlar, öğrenmenin edimsel sonuçları; bilişsel kuramlar zihinsel sonuçlarıyla ilgilenirken; duyuşsal kuramlar, öğrenmenin benlik ve ahlak gelişimi gibi duyuşsal sonuçlarıyla ilgilenir. Esasen öğrenmenin düşünsel, duyuşsal ve devinişsel sonuçlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kişi çevresinden sürekli olarak kendisine ulaşan verileri değerlendirir ve bunun sonucu olarak düşünsel, duyuşsal veya psikomotor tepkide bulunur. Kişinin kendisini yeniden yaratması olarak nitelendirilebilecek öğrenme için davranış, duyuş ve zihnin birlikte değişmesi gereklidir. Zihinsel yapı değişmediği müddetçe davranışı değiştirmenin fazlaca bir anlamı yoktur. Davranış değişmediği müddetçe de zihnin değişmesi sadece entelektüel duyguları tatmine yarayacaktır. Duyuşsal değişme gerçek1eşmediginde ise kişiliğin değişmesi mümkün değildir. Öğrenmenin sonul hedefi kişiliği değiştirmek ise öğrenme, psikomotor ve bilişsel olduğu kadar duyuşsal gelişmeye de ağırlık vermelidir. Benlik Gelişimi Benlik gelişimi bireyin kendisini değerli bir insan olarak hissetmesini, kapasitesine güvenmesini ve farklılıklarına değer vermesini vurgular. Benlik gelişiminin sonul hedefi kendini gerçekleştiren insandır. Kendini gerçekleştiren insan, kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul eder. Özerktir, yaratıcıdır ve yaşamdan zevk alır. Kendisi ve çevresi ile barışıktır, demokratik tutumlara sahiptir. Çocukların kendilerini değerli bir insan olarak hissetmeleri, kapasitelerine güvenmeleri ve farklılıklara değer vermeleri aile ve çevrede olduğu kadar okulda karşılaştığı davranışa da bağlıdır. Benlik kavramının dört boyutu vardır: 1. akademik, 2. sosyal; 3. duygusal, 4. bedensel. Akademik boyut zihinsel etkinliklerle ilgilidir. Sayısal, sözel ve diğer alanlardaki zihinsel potansiyelin gelişmesi kişinin benlik gelişimini etkiler. Zihinsel gelişim kişinin kendisine inanmasında ve güvenmesinde önemli role sahiptir. Öğrencilere potansiyellerini ortaya koyma fırsatı vermek, farklı zeka potansiyel alanlarını fark etmelerine yardımcı olmak, onların sağlıklı bir benlik geliştirmelerine yardımcı olacaktır. Benlik gelişimindeki sosyal boyut, kişinin diğer insanlarla ve gruplarla ilişkisi ile ilgilidir. Girişkenlik, sağlıklı ilişkiler başlatmak ve yürütmek, iletişim becerileri, ve etkileşim sosyal boyut ile ilgilidir. Kişinin değişik durumlara uyum gösterebilme yeteneği geliştirmesi de benlik gelişimini etkileyen sosyal boyut ile ilgilidir. Başarılı bir adaptasyon sürecinde kişi kendi özelliklerini koruyarak farklı durumlara uyum sağlayabilir. Kişinin kendi özelliklerini yok ederek yeni duruma adapte olma durumu ise bir uyum değil, uygudur. Ve başarısızlıktır. Benlik kavramının gelişmesindeki duygusal boyut ise duygusal zeka kısmında verilen beş özellikle ilgilidir. Bunlar: Öz bilinç Duygulan idare edebilmek: Kendini harekete geçirmek:. Empati: ilişkileri yürütebilmek Bedensel boyutun iki yanı vardır. Birincisi fiziksel olarak güzel veya yakışıklı hissetmek ile ilgilidir. İkincisi ise psikomotor yetenekler yani bir takım fiziksel yeteneklerle ilgilidir. Benlik Yapısını Oluşturan Kavramlar İnsan doğasının temelde iyi ve doğruya meyilli olduğunu kabul eden ve insana insan olarak değer veren, insancıl yaklaşımı benimseyen psikologlara göre benlik yapısı, öz ben ve benlik tasarımından oluşur. Öz ben, yapı olarak iyiye yöneliktir. Kötü olarak nitelendirilen tutum, düşünce ve davranışların nedeni temel gereksinimlerin doyurulmaması veya engellenmesidir. Doğuştan gelen ve "iyi" kabul edilen öz beni baskı altına almaktan çok, cesaretlendirmek ve gerçekleşmesine uygun bir ortam sağlamak gerekmektedir. Benlik tasarımı ise kişinin kendisini algılayış biçimiyle ilgilidir. Doğuştan başlayarak kişinin içinde bulunduğu sosyal çevre içerisinde yavaş yavaş gelişir. Benlik tasarımı dinamik bir yapıya sahiptir. Kişinin yaşadığı olaylar ve edindiği tecrübeler benlik tasarımlarını etkiler. Ahlak Gelişimi Ahlak gelişimi, kişinin toplumsal değer yargılarını edinerek içinde bulunduğu çevreye uyumunu; fakat sonul olarak kendi ilke ve değer yargılarını oluşturmasını amaçlar. Ahlak gelişimi toplumun adet, gelenek ve göreneklerinin içselleştirilmesi sürecidir. Toplum içinde nasıl davranması gerektiğinin farkında olmaktır. Birlikte yaşadığımız insanlara karşı görev ve sorumluluklarımızı öğrenme, ahlaki gelişimin bir parçasıdır. Ahlak gelişiminin sonul hedefi kişinin evrensel ilkeler, doğru-yanlış, hak, adalet ve özgürlük kavramları doğrultusunda kendi doğrularını ve ilkelerini geliştirmesidir. Ahlak gelişimi konusunda en çok kabul gören Piaget'nın (1969) geliştirdigi iki aşamalı gelişim modelidir. Piaget, çocukların yaşlarına bağlı olarak yargılama sistemlerinde meydana gelen değişmelere ilişkin gözlemleri sonucunda ahlak gelişimi ile ilgili olarak "dışa bağlı dönem" ve "özerk dönem" olmak üzere iki donem belirlemiştir. Dışa bağlı dönem, bebeklikten 10 yaşa kadar olan dönemi kapsar. Bu donemde çocuklar ahlaki yargılar açısından başkalarına bağımlıdırlar. Kohlberg'e göre Ahlaki Gelişim Düzeyler ve Özellikleri: GELENEK SONRASI EVRE Kişinin evrensel değerler doğrultusunda kendi ilkelerini oluşturduğu evredir. 6. Donem: Evrenselleşme eğilimi Hak adalet, özgürlük kavramları doğrultusunda kendi doğru ve yanlışları belirlediği donemdir. 5. Dönem: Toplumsallaşma Eğilimi Toplumsal kuralların yararının özümsendiği fakat gerektiğinde bu kuralların değişebileceğine inandığı dönemdir. GELENEKSEL EVRE Kurallara uyma ve beklentilere karşılık verme başkalarının en yoğun hissedildiği evredir. 4. Dönem: Kanun ve düzen eğilimi Kanun ve düzen eğiliminin ağır bastığı, kurallar uyulması için vardır düşüncesinin yoğun olduğu donemdir. 3. Donem: iyi çocuk olma eğilimi "iyi çocuk" olmanın ağır bastığı grup tarafından kabul edilme güdüsünün yoğun yaşandığı dönemdir. GELENEK ÖNCESİ EVRE Çocuğun kendi gereksinimlerinin ön planda olduğu ve dışa bağımlılığın en yoğun olduğu evredir. 2. Dönem: Çıkarcılık eğilimi İhtiyacı karşılayan veya ödül getiren davranışların doğru kabul edildiği, çıkarcılığın egemen olduğu donemdir. 1. Donem: İtaat ve ceza eğilimi Doğru ve yanlışın ,eylemin fiziksel sonuçlarını göre belirlendiği, itaat ve cezanın ağır bastığı donemdir. Kendini Gerçekleştiren insanların Özellikleri "Kendini gerçekleştirme" kavramı ilk kez Maslow tarafından kullanılmıştır. Maslow, insanın değerli, kendine özgii ve iyiye yönelik bir öz bene sahip olduğuna inanmaktadır. Maslow'a göre fizyolojik, güvenlik, sevme-sevilme, bir gruba ait olma, statü kazanma gibi temel gereksinimleri karşılanan insan sonunda kendisi olabilecektir; kendini gerçekleştirebilecektir. Maslow'un kendini gerçekleştiren insanların. özelliklerine ilişkin belirlediği niteliklerden bazıları aşağıda sıralanmıştır. (Erden ve Akman, 1997, s. 95-96): 1. Kendilerini, başkalarını ve doğayı olduğu gibi kabul ederler. Kuvvetli ve zayıf yönleriyle kendilerini ve başka insanların farklı duygu ve düşüncelerini hoşgörü ile karşılayıp, insanları oldukları gibi kabul ederler. 2. Gerçeği olduğu gibi algılayıp, içinde bulundukları ortama kolay uyum sağlarlar. Eksik ve hatalardan aşırı düzeyde rahatsız olmazlar. 3. Daha derin ilişki kurabilirler. Kendilerine güveni tam olan bu insanlar herkese karşı sevgi ve saygı duyarlar. 4. Yaşamdan büyük zevk alırlar. Yapılacak işler onlar için birer "oyun" gibidir. 1. 2. 3. 4. 5. 6. Özerk bir yapıları vardır; çevrelerinden bağımsızdırlar. Düşünce ve davranışlarında özgürdürler: neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendi özerk- değerler sistemine uygun olarak karar verirler. Demokratik bir kişilik yapısına sahiptirler. Herkesten bir şeyler öğrenebileceklerine inanırlar. Doğal, içlerinden geldiği gibi davranırlar; yapmacık davranma gereği hissetmezler. Amaçlar ve araçlar arasında uygun ayrım yapabilirler. Yalnız kalabilme gücüne sahiptirler. Güçlü bir mizah anlayışına sahiptirler. Ancak yaptıkları espriler başkalarını küçültücü değildir. Duyuşsal Kuramların Öğretim ilkeleri 1. Eğitimin, öğrencinin kendisine güvenmesi, yeterliliğine inanması, yüksek akademik ve kariyer beklentileri taşımasına da yardımcı olması gerekir. (Bloom, 1973). 2. Benlik kavramının dört boyutu vardır: (a) akademik (b) sosyal, (c) duygusal ve (d) bedensel. Eğitimin, bu dört boyutu da dikkate alması gerekir. (Jordon, 1981). 3. Öz saygı (self esteem) kişinin zihin sağlığı ile ilgilidir. Zihinsel olarak sağlığı olan kişilerin kendilerine ilişkin gerçek algıları ile ideal algıları birbirine çok yakındır (Rogers, 1961). Okulda başarısız olanların öz saygıları genellikle daha düşüktür. Bundan dolayı, eğitim hiç bir koşulda çocuğun öz saygısına zarar vermemelidir. 4. Benlik kavramı bazen ayna teorisi ile açıklanmaktadır. Buna göre insanın kendisini algılayışı, başkalarının kendisine ilişkin algılarını nasıl algıladığına bağlıdır. Yani, kişinin kendisine ilişkin benlik algısı başkalarının onu nasıl gördüğüne ilişkin algısına göre değişir. Bu açıdan sağlıklı benlik gelişimi için çocuklara hiç bir zaman kötü insan muamelesi yapılmamalı ve yakışıksız sıfatlar takılmamalıdır. 5. Zayıf ve güçlü yönleriyle kendilerini oldukları gibi kabul eden öğrencilerin benlik algısı daha sağlıklıdır. Kendilerini hiç beğenmeyen ve reddeden kişiler kendilerini değersiz bulurlar. Eğitim benlik tasarımının oluşumunda öğrenciye destek sağlanmalıdır. (Shepard, 1979). 6. 6. Akademik başarısızlık çocukların kendilerini değersiz hissetmelerine ve kapasitelerine güvenmemelerine yol açar. Özellikle, çok çalıştığı halde başarısız olan bir öğrencinin benlik duygusu zaten epey büyük zarar alır. Bundan dolayı akademik başarısızlık ayrıca çocuğun kişiliğine saldırma gerekçesi olmamalıdır. 7. 7. Başarısızlık karşısında bahaneler uydurmak ve çeşitli savunma mekanizmaları geliştirmek öğrencinin çalışmasının istenilen sonucu doğuramayışının bir açıklamasıdır ve benliği korur. Öğretmenin başarısız olan öğrencilere çok fazla yüklenmesi doğru değildir. 8. Öğrenci zoru başardığında kendini çok iyi hisseder. Bu şekilde, başarı hem yeteneğe hem de çok çalışmaya atfedilmektedir. Bunun için, öğrencilere başardığı hissini vermek gerekir (Covington, Omelich, 1981). 9. Benlik duygusu kişi için çok değerlidir. Öğrenci benlik duygusunu korumak için her şeyi yapar. Öğretmen öğrencinin benlik duygusuna değer vermeli, zarar vermemeye özen göstermelidir. 10. Ahlak gelişiminde nasihat en etkisiz yöntemdir. Bunun yerine çocuklara kuralları ve normları öğrenebilecekleri yaşantılar sunmak gerekir. 11. Ahlaki değerler bu ad altındaki bir ders içerisinde değil, tüm derslerin içeriğine serpiştirilmiş tartışmalarla daha kolay kazandırılabilir. 12. "Ayinesi işidir kişinin lafa bakılmaz." Ahlak gelişiminde yetişkinlerin sözleri değil davranışları etkilidir. Öğretmen ve annebabalar sözleriyle değil davranışlarıyla birer ahlak modeli olmalıdırlar. 13. Ahlaki gelişim, dönemleri içerisinde verilmelidir. Bunun için, ahlaki gelişim dönemleri iyi bilinmeli ve ilgili ahlaki gelişim hedeflenmelidir. BEYİN TEMELLİ ÖĞRENME KURAMLARI VE ÖĞRETİM İLKELERİ UYUYAN DEV Beynimiz için "uyuyan dev" tanımlaması bir abartı olmasa gerek. Evrenin en kompleks makinesine sahibiz. Ancak, bu biyolojik süper bilgisayarın %1,2'sini kullanabiliyoruz. İnsanoğlu evrene hükmetmek için harcadığı çabayı kendisini tanımak için harcamadı. Başka şeyleri tanımak için uğraştığı kadar kendini ve beynini tanımak için uğraşmadığından bulduğu ve ürettiği bazı şeyler sonunda iken dine zarar verir hale geldi. İnsan beyninin en harika ürünlerinden biri olan bilgisayar alanındaki çalışmalar da, ancak kendi beynimiz hakkında bildiklerimizle orantılı gelişmektedir. Yapay zeka konusundaki çalışmalar son 20 yıldır neredeyse hiçbir ilerleme kaydetmedi. Beynimizin yapısı ve işleyişi konusunda veya genel olarak kendimiz hakkında öğrenebileceğimiz yeni bilgiler yapay zeka alanındaki ilerlemeleri sağlayacak. Daha şimdiden DNA'larımız hakkında öğrendiklerimiz yeni kuşak bilgisayarlar için ışık tutmaya başladı bile. İnsanoğlu şimdiye kadar bilgisayarı daha çok, azını yapabildiği şeyin çoğunu da yapabilmek için kullandı. Bilgisayarlar tekrara dayalı ve seri işlemler üzerinde insanların en büyük yardımcısı oldu. Ancak daha fazlası için insan beyninin yaratıcılığına ihtiyacı var. ZİHİNSEL KAPASİTE İnsanın zihin kapasitesi onun beynindeki nöron (sinir hücresi) sayısına değil, nöronlar arasında kurduğu bağlantılara bağlıdır. Hepimiz yaklaşık olarak 15 milyar civarında sinir hücresi ile dünyaya geliyoruz. Önemli olan bu sayı değil, bu nöronlar arasında bizim kurduğumuz bağlantılardır. (Beynimizde 100 milyar kadar hücre var.Bunların 15 milyar civarındaki bir kısmı sinir hücresi. Geri kalan kısmı glia denilen yapıtaşı hücreleridir.) Nöronların görünüşü bir ahtapota benzer. Ortada kumanda merkezi görevini gören hücre gövdesi bulunur. Nörona ait tüm genetik bilgiler burada saklanır. Doğduğumuzda milyarlarca nöronun gövdeleri hazırdır ve yen, öğrenmelerimiz ile nöronlar arasında yeni bağlantılar oluşur. Uyaranların hücreden hücreye geçişini sinapslar sağlar. Beynimizdeki her bir nöron 15 bin nöronla bağlantı kurarak dev bir ahtapot görünümü alabilir. Gördüğümüz, okuduğumuz, duyduğumuz, kısacası algıladığımız her şey beynimizde yeni bir bağlantı oluşturur. Önce zayıf olarak kurulan bağlantı, aynı uyaran beyne gönderildikçe güçlenir. Adeta patikalar, otobanlar oluşur. Bağlantılar güçlendikçe tercihlerimiz şekillenmeye başlar. Oluşan bu bağlantılar yeni verilerin işlenme şeklini de belirler. Bundan soma beynin bir bölgesine düşen verilerin akacağı yön bellidir: Beyne ulaşan yeni veriler, bir su damlacığı gibi, daha önceden oluşan yollar doğrultusunda akacaktır. Kaslarımız gibi beynimiz de egzersizlerle gelişir. Çünkü beynimiz de kullanıldıkça gelişir, kullanılmayınca tembelleşir. Kaslar gibi yumuşar, gevşer, sarkar ve pörsür. Bütün dahilerin milyonlarca sayfayı bulan çalışma notlan ve günlüğünden bahsedilir. Örneğin; Edison'un 3 milyon sayfa çalışma notu ürettiği bilinir. Bir çok dahinin ciltler dolusu günlüğü vardır. Onların, dahi oldukları için geride milyonlarca sayfa çalışma notu bıraktıkları ne kadar doğruysa; milyonlarca sayfa çalışma notu (beyin egzersizi) ürettikleri için dahi olduklarının da o kadar doğru olduğu söylenebilir. BEYNİMİZİN ÜC ANA KISMI Beyin Sapı Beyin sapı, omuriliğin tepesini çevreleyen kısımdır. Beynin bu kısmı temel yaşamsal fonksiyonları kontrol eder. Nefes almak, kalp atışları, tehlike durumlarındaki refleksler vb. kalıplaşmış tepkiler beyin sapı tarafından kontrol edilir. Beyin sapında düşünme ve yeni öğrenme gerçekleşmez. İçgüdüsel davranışlarımızın düzenleyicisidir. Limbik Sistem Limbik sistem beyin sapını çevreleyen kısımdır. Limbik, "yaka" veya "smu" anlamına gelen Latince limbus kelimesinden üretilmiştir. Beyin sapını yarım bir çember şeklinde çevreleyip sınırlarını belirlediği için Limbik sistem adI verilmiştir. Limbik sistem duygularımızı kontrol eder. Midemiz kazındığında, öfkelendiğimizde, sırılsıklam aşık olduğumuzda ya da kederlendiğimizde limbik sistem devrededir. Limbik sistem açlığı, susuzluğu, cinsel arzuları ve diğer zevkleri düzenler. Ayrıca uzun süreli belleğin önemli bir kısmı limbik sistem tarafından düzenlenir. Neokorteks Neokorteks, beynin insanı diğer canlılardan ayıran, onu yaratılmışların en üstünü yapan kısmıdır. Düşüncenin merkezidir. Görme, işitme, konuşma, yaratma, düşünme gibi üst düzey zihinsel fonksiyonları yönetir. Duyular aracılığı ile algıladıklarımızı bir araya getirip "anlam" ürettiğimiz merkezdir. NÖROFİZYOLOJİK TEMELLİ ÖĞRETİM İLKELERİ Beyin bir paralel işlemcidir. insan beyni birçok işlevi eş zamanlı olarak yerine getirebilir Etkin öğretimde aynı anda yapılması gereken işlemler ahenk içerisinde, dayandığı kuram ve yöntemler üzerine bina edilmelidir. Öğrenme fizyolojik bir olaydır. Kalp, akciğer veya böbrek gibi beyin de fizyolojik kurallara göre çalışan bir organdır. Öğrenme nefes alıp-verme kadar doğal bir işlev olup onu engellemek veya kolaylaştırmak olanak dahilindedir. Etkili öğretim stres yönetimi, beslenme, egzersiz ve sağlıkla ilgili diğer konuları da içermelidir. Beyin, kendisine ulaşan verilere anlam yüklemeye çalışır. İnsan beyni yaşamı sürdürme arzusunun doğal bir sonucu olarak çevresinde olup bitenlere anlam kazandırmaya çalışır. Etkin bir öğrenme sağlanabilmesi için beynin yenilik, keşif, problem çözme gibi alıştırmalarla zorlanması gerekir. Bu yüzden, üstün yetenekli çocukların öğretiminde kullanılan bu ve benzeri teknikler tüm öğrenciler için kullanılmalıdır. Anlam yükleme, örüntüleme (patterning) yoluyla olur. Beyin bir bakıma etrafındaki örüntüleri ortaya çıkarmaya çalışan bir sanatçı gibidir. Etkili bir öğrenme için anlamlı birbiriyle ilişkili bir örüntii yaratılmalıdır. Duygular örüntülemede önemli bir yer tutar. Bireyin öğrenmesi beklenti, eğilim, ön yargı, öz saygı ve sosyal etkileşme ihtiyacı gibi duygulardan etkilenir. Öğretmenler öğrencilerin duygu ve tutumlarının öğrenmede önemli bir etmen olduğunun bilinci ile hareket etmelidir. Karşılıklı sevgi, saygı ve kabullenmenin mevcut olduğu bir ortamda öğrenme daha kolay olur. Beyin parçaları ve bütünü aynı anda algılar. Sağlıklı bir insanda matematik, müzik veya sanat öğretiminde beynin her iki yarımküresi etkileşim halindedir. Bir konunun öğretilmesinde konunun bütünü ve parçaları karşılıklı etkileşimde bulunacak şekilde aynı anda verilmelidir. Öğrenme, hem doğrudan odaklanan, hem de yan uyancılardan algılanan bilgileri içerir. Beyin doğrudan farkında olduğu ve odaklandığı bilgiler yanında birinci derecede ilgi alanı dışında kalan bilgi ve sinyalleri de özümser. Etkili öğrenme ortamında sıcaklık, gürültü, nem gibi fiziksel koşullar yanında grafik, resim, tasarım ve sanat eserleri gibi görsel uyarıcılara da dikkat edilmelidir. Öğrenme kasıtlı ve kasıtsız süreçlerden oluşur. Bir öğrenme ortamında bilinçli olarak farkına vardığımız şeylerden çok daha fazlasını öğreniriz. Yan uyarıcılardan aldığımız sinyallerin çoğu beynimize farkında olmadan girer ve bilinç altında etkileşimde bulunur. Etkili öğrenme ortamındaki tüm uyarıcılar öğrenme amacına hizmet edecek şekilde düzenlenmelidir. İki tip hafıza vardır. İnsanlarda deneyimleri tekrarlamaya gerek kalmadan hafızaya kaydedilen doğal bir uzaysal hafıza sistemi vardır. Dün akşam yediğimizi hatırlamak için tekrarlamaya gerek yoktur. Ancak, birbiriyle ilgili olmayan bilgileri depolamak için tekrara ve ezberlemeye ihtiyaç vardır. Olgular ve beceriler uzaysal hafızada depolandığında daha iyi öğrenilir. Uzaysal hafızaya harekete geçiren en etkili öğretim deneysel yöntemlerdir. Öğretim demonstrasyon, film, resim, mecaz, drama ve öğrencilerin aktif katılımını sağlayan sınıf için çok yönlü etkileşim etkinliklerini içermelidir. Öğrenme zihni zorlayan etkinliklerle artar, tehditle ketlenir. Beyin uygun düzeyde zorlandığında öğrenme optimum düzeye ulaşır. Tehdit ise öğrenme kapasitesini azaltıcı etki yapar. Etkili öğretim, öğrencinin zeka seviyesini belli bir oranda zorlayan ancak, tehdit içermeyen bir ortamda gerçekleşir. Hiçbir beyin diğerine benzemez. Öğretim bütün öğrencilerin görsel-işitsel ve duygusal tercihlerini ifade etmelerine olanak tanıyacak şekilde düzenlenmelidir. YAPILANDIRMACILIK Bu terim, bilginin öğrenci tarafından yapılandırılmasını ifade eder. Her öğrenci öğrenirken, anlamı, bireysel ve sosyal olarak yapılandırır. Esasen öğrenme dediğimiz şey, bu anlamlandırma ya da anlam yapılandırma sürecidir. Yapılandırmacıların kullandığı eğitim kavramları onların öğrenmeye nasıl baktıklarını açıklar. Yaygın olarak kullanılan kelime ve kavramlar arasında “anlamlı öğrenme”, “keşfederek öğrenme”, “bağlamsal öğrenme”, “düşünmeyi öğrenme”, “araştırma ve keşfetme” ve “problem çözme” sayılabilir. Geleneksel ve Yapılandırmacı Görüşleri Karşılaştırılması GELENEKSEL GÖRÜŞ YAPILANDIRMACI GÖRÜŞ Bilgi, bireylerin dışındadır ve öğretmenlerden öğrencilere transfer edilebilir. Bilgi, kişisel anlama sahiptir. Bireysel olarak öğrenciler tarafından oluşturulur. Öğrenciler duydukları ve okuduklarını öğrenirler. Öğrenme daha çok öğretmenin iyi anlatmasına bağlıdır. Öğrenciler kendi bilgilerini oluştururlar. Duyduklarını ve okuduklarını önceki öğrenmelerine ve alışkanlıklarına dayalı olarak yorumlarlar. Öğrenme, öğrenciler öğretilenleri tekrar ettiği zaman başarılı olur. Öğrenme, öğrenciler kavramsal anlamayı gösterebildiklerinde başarılıdır. YAPILANDIRMACI YAKLAŞIMIN TEMEL ÖZELLİKLERİ 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. Öğretme değil öğrenme ön plandadır. Öğrencinin özerkliği ve girişimciliği cesaretlendirilir. Öğrencide öğrenme istek ve amacı yaratmak önemlidir. Öğrenci bilgiyi sorgulamalıdır. Öğrenmede yaşantı önemli yer tutar. Öğrencinin doğal merakı desteklenmelidir. Öğrenme öğrencinin zihinsel modeli üzerine kurulur. Öğretmen öğrencinin sadece NE öğrendiği ile değil, NASIL öğrendiği ile de ilgilenmelidir. Öğrenmenin içinde oluştuğu bağlam önemlidir. Öğrencilere kendi deneyimlerinden öğrenme fırsatı sunulmalıdır. Öğrenmede tahmin etme, yaratma ve analiz önemli yer tutar. Öğrencinin inanç ve tutumları onun öğrenmesini etkiler.