Eski Türklerde Öğretim Araç Gereçleri Türkler kaya, taş, kiremit, tabak, maşrapa, tahta, bez, ipek parçaları ve kağıt gibi o dönemlerde günlük hayatta kullandıkları birçok.

Download Report

Transcript Eski Türklerde Öğretim Araç Gereçleri Türkler kaya, taş, kiremit, tabak, maşrapa, tahta, bez, ipek parçaları ve kağıt gibi o dönemlerde günlük hayatta kullandıkları birçok.

Eski Türklerde Öğretim Araç Gereçleri
Türkler
kaya, taş, kiremit, tabak, maşrapa, tahta,
bez, ipek parçaları ve kağıt gibi o dönemlerde günlük
hayatta kullandıkları birçok araç gerecin üzerine yazı
yazmıştır.
Yazının özelliğine göre sert veya yumuşak zemin
üzerine yazılan yazılarda renkli mürekkepler kullanılırdı.
Kalem, uç denen ve dağlarda yetişen bir ağaçtan yapılırdı.
Sığır boynuzundan yapılan ve “şütük” denilen divitler de
kullanılırdı.
Başlangıçta tomar şeklinde olan kitaplar, zamanla bugünkü
şeklini aldı.
MATBAA

Arkeoloji profesörü Bossert’e göre bir ülkede
matbaanın icadı ve geliştirilebilmesi için üç şartın
birlikte bulunması gereklidir.
1.
Harf sayısı az bir alfabe kullanılmakta olması
Okuma arzusunun artmış ve kitapların çok aranmakta
olması
Kağıdın bilinip kullanılıyor olması
2.
3.
Bossert iddiasına göre matbaanın önce Çinliler
tarafından bulunduğu söylentisi doğru değildir. Kağıdı
biliyorlardı ama binlerce harften oluşan Çin yazısı basım
bakımından çok büyük teknik zorluklar taşıyordu. Onlar,
tahta vs. ile kalıp baskıyı kullanmışlardır, ama bu matbaa
tekniği değildir.
UYGURLAR VE MATBAA
Çinlilere komşu olan Uygurlar da kalıp baskıyı, kağıdı
kullanıyorlardı. Okuma, yazma ve kültür düzeyleri çok
yüksekti. Hatta başka devletlere kâtip, bürokrat, çevirmen,
danışman, öğretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili,
kültürlü yetişiyorlardı. Sade bir alfabeleri vardı. Böylece ayrı
ayrı kesilmiş harflerle basım tekniğinin ortaya çıkması için
tüm şartlar hazırdı. Bu uygun ortam içinde, onların matbaa
tekniğini bulduklarını gösteren somut veriler vardır. Kan-su
bölgesinde Tun Huang’da bir mağarada tahtadan bazı Uygur
matbaa harfleri ve Uygurca kitaplar ele geçirilmiştir. Bu
bulguların M.S. 700-900 yıllarına çıktığı anlaşılmıştır.
Böylece, Profesör Bossert’e göre, matbaayı Uygurların
bulduğunu kabul etmek gerekiyor.
Çinliler bu tekniği 11. yüzyılda onlardan alıp demirden
harfler yaparak geliştirmişlerdir. 1241’de de Altın Ordu
Devleti kuvvetleri, Almanya’ya yaptıkları akınlarında bu
tekniği oralara getirdiler. 1440-1450’lerde Gutenberg
matbaayı geliştirdi.
TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI VE YENİ
DİNİN EĞİTİM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

751’de Arapların Çinliler üzerindeki galibiyetinden
sonra İslâmiyet Türkler arasında yayılmaya başlamıştı.
Fakat Türklerin kitle halinde ancak 10. yüzyılın ilk
yarısında Karahanlılar Devletinde kendi istekleri ile
Müslüman oldukları görülür. Türklerin ulaştıkları tek
Tanrı düşüncesi; savaşçı, yoksulları doyurma, kurban
törenleri, bilim sevgisi gibi gelenekleri İslâmiyet’in
Tanrı anlayışı, cihat, zekat, sadaka, bilim anlayışı ve
uygulamalarıyla büyük benzerlikler gösterdiği için
onların bu yeni dini benimsemeleri zor olmadı.
Türklerin İslâmiyeti benimsemeleri onların eğitimine yeni özellikler
kazandırmış ve eğitim tarihi bakımından bunun birtakım önemli ve
sürekli sonuçları olmuştur:

Türk toplumunda ilk kez medrese denen plânlı, düzenli, güçlü bir örgün
öğretim kurumu ortaya çıkmıştır.
İslâm dünyasında Türk, Arap, İranlı vb. Müslüman düşünür ve
eğitimciler eğitim-öğretim konularında eserler kaleme almışlar ve bu
konularda genel kabul gören düşünce ve uygulamalar oluşturmuşlardır.
Türk toplumlarının ahlâk anlayışı, dünyaya bakışı, ideal insan tipi,
İslâmiyet'in etkisiyle kısmî değişikliklere uğramıştır. Kabul ettikleri yeni
dinle örtüşmeyen birtakım gelenek ve görenekler zamanla değişmiştir.
Medreseler ile düşünürler, mutasavvıflar ve din adamları bu değişmeyi
kolaylaştırıcı bir yaygın eğitim görevi yapmışlardır.
Türk insanının yeni dinle ve dolayısıyla yeni değerlerle teması, gazi ve
velî insan tiplerini ortaya çıkarmıştır. Eski savaşçı, cihangir, alp tipinin
özellikleri bu yeni değerlerle kaynaşarak yeni alp-eren insan modelini
ortaya çıkarmıştır. Osmanlının yükseliş dönemi sonlarına kadar bu
alperen tipi İslâm dininin şehit-gazi değerlerinden güç alarak sürüp
gitmiş ve günümüze kadar gelmiştir.

Türklerin İslâmiyet’te bilimin yüce tutulduğunu görmeleri,
kendilerinin köklü bilim sevgilerini sürdürmelerini
kolaylaştırmıştır. “Oku” (Kur’an’ın inen ilk ayeti),
“bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9), “De ki:
Rabbim ilmimi artır” (Taha, 114), “İlim öğrenmek kadın,
erkekher Müslüman’a fazdır.” (Hadis), (İlim Çin’de de
olsa isteyiniz.” (Hadis), “Ya öğretici, ya öğrenici, ya
dinleyici, ya da bilmi sevici ol; yoksa helak olursun”
(Hadis) gibi temel İslamî değer yargıları Türkler arasında
ilmî faaliyetlerin yaygınlaşmasına etkili olmuştur.

Türklerin Müslüman olmaları ve Batıya ilerledikçe Araplar
ve İranlılar ile ilişkilerinin artması sonucu Arapça ve
Farsça’nın aydınlarımız üzerindeki etkisi artmış, zamanla
ilim dili Arapça olmuştur.
İÇ ASYA MÜSLÜMAN TÜRKLERİ
KARAHANLILAR
840’ta Uygur Devletinin siyasi hakimiyeti sona erince,
Karahanlı devleti kuruldu. Abdülkerim Saltuk Buğra Han
döneminde Müslüman oldular. İlk Müslüman Türk Devleti
olarak kabul edilir. Bu devlet 1212’de hakimiyetini
kaybetmiştir.
İç Asya ve Maveraünnnehir’de çok sayıda başka
Müslüman Türkler de bulunuyordu. Bunlar bazı TürkArap-İranlı karışımı devletlerin kurulmasında etkili
oldukları gibi, müstakil devletler de kurmuşlardır.
İç Asya Müslüman Türkleri ve Karahanlılar’da eğitimin
temel özellikleri şunlardır:
1.
Bu toplumların Müslüman olmaları, yerleşik bir düzene
geçmeleri onların eğitimini olumlu yönde şekillendiren iki
temel etmen olmuştur.
2.
Bu toplumların devlet adamları, eğitim-öğretime ve bilimin
gelişmesine önem vermişlerdir.
3.
Medreseler kurulup gelişmiş, ülkelerin her yanına yayılmıştır.
4.
Farabi, İbn-i Sina, Birûnî vb. dünya eğitim ve bilim tarihinde
yer tutan bilim adamları yetişmiştir.
5.
Eğitim tarihimizde, “eğitim bilimi”ne ilişkin ilk görüşler de
başta Farabi olmak üzere bu düşünürler tarafından ileri
sürülmüştür.
Karahanlılar’da Eğitim, Medreseler ve
Öğretim
Medreseler İslâm eğitim tarihinde,
öğretimin giderek önem kazanması sonucu
oluşturulmuş kurumlardır. Medreselerin
Orta Asya İslâm kentlerinde ortaya çıktığı
kabul edilmektedir. Karahanlılar onları
Semerkant, Buhara, Taşkent, Balasagun,
Yarkent, Kaşgar gibi önemli kentlere
yaydılar. Karahanlı hükümdarlarının bilime
önem
vermeleri,
bilim
adamlarını
korumaları nedeniyle toplumun bilgi
düzeyi en üst seviyeye çıktı. İç Asya’da
sözü edilen şehirler bilim, kültür ve sanat
merkezleri haline geldi.
Karahanlılar döneminde yetişen, Türkçe ile Türk
kültürünün en eski ve önemli eserlerini veren
Balasagunlu Yusuf, Kaşgarlı Mahmut, Ahmet Edip ve
Ahmet Yesevî eğitim tarihimi açısından önemli isimlerdir.
Öteki bilim adamlarımızın da bilim ve eğitim tarihimizde
önemli yerleri vardır. Bunlardan Birûnî (973-1052)
Tabiiyat, Felsefe vb. alanlarda bir çok eser vermiş,
bilimde gözleme, deneye ve verilere dayanılması
gerektiğini belirterek geçerli yöntem ve ilkeleri ortaya
koymuş, araştırma ve öğrenmede taklit ve ezberciliğe,
fikir taassubuna ksrşı çıkmıştır. Ona göre bilgi sahibi
olmak ve bilime hizmet etmek insana gerçek mutluluğu
sağlar.

Karahanlı hükümdarların bilimseverliği, ülkede bilimin
gelişmesi, bilim adamlarının çoğalması için uygun bir ortam
oluşturmuştur. Örneğin, Buğra Han Harun, İlig Han Nasr, Yusuf
Kadir Han, Arslan Han vb. âdil, hayırsever, bilginlere, din
adamlarına saygı gösteren ve onları koruyan hükümdarlar
sayesinde bilginler, sanatkârlar her taraftan onların çevresine
gelmiş, eğitim öğretim kurumları ülkenin her yanına yayılmıştı.

Karahanlı hükümdarlarının medreselerin kurulup yayılmalarına
çok önem vermelerinin bilim sevgilerinden başka iki nedeni daha
vardı:
1.
Medreselerden, yeni Müslüman Türk boylarının yeni inanışlarını
pekiştirme, yeni dinleri ile çelişen eski inanışları kaybettirme
aracı olarak yararlanmak,
Medreselerden, çevrelerindeki Sünni-Hanefi inançlarını koruma
aracı olarak yararlanmak
2.
FARABİ’NİN TÜRK EĞİTİM
TARİHİNDEKİ YERİ
Felsefe ve çeşitli bilimlerdeki bilgisinin ve
görüşlerinin derinliği nedeniyle Aristo’dan sonra
kendisine Muallim-i Sâni (İkinci Öğretmen) denen
Farabi (870-950), bilimsel çalışmalarının yanında,
şöhrete, paraya önem vermemiş, ahlâklı bir hayat
sürmüştür. Yüzden fazla eser yazmıştır. Bazılarının
konuları: Felsefe. Mantık, Ahlâk, Psikoloji, Metot,
Fizik, Kimya Astronomi, Geometri, Siyaset,
Sosyoloji, Askerlik, Din, Tasavvuf, Dil, Edebiyat,
Musiki
FARABİ’NİN EĞİTİM GÖRÜŞLERİ
Türk eğitim tarihinde ilk kez doğrudan “eğitim
bilimi”ne ilişkin görüşler ileri sürdüğü bilinen düşünür
Farabi’dir. Ona göre:

Eğitimin amacı, mutluluğu bulmak ve bireyi topluma yararlı hale
getirmektir.

Üç tür eğitimci vardır: Aile reisi, aile fertlerinin; öğretmen, çocuk ve
gençlerin; devlet başkanı, milletin eğitimcisidir.

Öğretim, milletler ve şehirlerde nazarî (kuramsal) erdemleri var etme
demektir. Eğitim ise, milletlerde ahlâkî erdemleri ve iş sanatlarını var etme
yöntemidir. Öğretim konuşmakla başlar. Eğitim, milletlerin ve şehirlerin
kendilerinde bu işleri yapma azmini uyarmakla amelî(uygulamalı)
durumlardan doğan işleri yapmakla alışkanlık yoluyla başlar. Onlardan
doğan huylar(kabiliyetler) ve işler ruhlara hakim olmalıdır ve onlara
aşıkmış gibi yapılmalıdır. Azim, sözle veya işle ortaya konulabilir. Bu ayrım,
öğretimim kuramsal, eğitimin de davranış değiştirmeye ağırlık veren bir bir
uğraşı olduğu anlayışına uygundur.

Öğretimde yöntem konusunda, kolaydan zora
gidilmesini istemiş, böylece çok değerli bir ilkeyi
ortaya koymuştur.

Bir şey öğretilmeden ötekine geçilmemeli,
sorunlar tek tek incelenmelidir. “Su damlaya
damlaya taşta gedik açar.”

Öğretmen öğrencilerle “Sokrat” gibi tartışmayı
bilmelidir.

Öğretimde mantık ve felsefeye yer verilmelidir.

Çocuklar, karar verme yeteneği güçlü ve
sorumluluk duygusuna sahip olarak
yetiştirilmelidir.

Disiplin ne sert ne yumuşak olmalı, ılımlı bir yol
izlenmelidir
FARABİ’NİN ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİNE
İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ

Farabi, bilimsel meseleleri araştırmanın çeşitli yöntemleri
olduğunu, bu konunun başlı başına bir bilim alanı sayılması
gerektiğini söylemekle bilimsel yöntem alanında değerli bir
görüş ortaya koyar.

Bilinmeyen konular araştırma ve öğretimle açıklığa
kavuşturulmak istenince mesele (problem) ve çözülünce de
bilgi haline dönüşür.

Her meselede aranan, kesin gerçeği elde etmektir. Ama çok
defa kesinliği elde edemeyiz. Aradığımızın bir kısmına dair
kesinlik, geri kalanlara dair zan ve kanaat elde edebiliriz.
Tek yöntem bizi sorunlar hakkında çeşitli kanaatlere
götüremez.
Şüphe de bir arayış yöntemi olmalıdır.

Farabi’nin Hükümdarın Siyasi Eğitimine İlişkin
Görüşleri
“Milletin eğitimcisi” olan hükümdar, bazan ikna, bazan
zorlama yöntemine başvurabilir. Fakat bu bilgi ve beceri
gerektirir. Farabi’ye göre, hükümdarın doğuştan sahip
olması ve sonradan kazanması gereken bazı özellikler
vardır:

Doğuştan sahip olması gereken özellikler:
1.
Vücudunun tam, organlarının sağlam olması
Zeki, uyanık ve hafızasının güçlü olması,
Öğrenmeyi ve öğretmeyi sevmesi
Yemeye, içmeye ve kadınlara düşkünlük göstermemesi
Kumardan sakınması
Doğru sözlü, âdil, ılımlı ve iradesinin güçlü olması
2.
3.
4.
5.
6.

Sonradan kazanması gereken özellikler
yetenekler
1.
2.
3.
4.
5.
6.
Bilge olması
Önceki kanun ve kuralları bilmesi
Gerektiğinde aklını kullanıp ülke çıkarlarına uygun yeni
hükümler getirebilmesi
Güzel konuşma sanatını öğrenerek halkını çeşitli konularda
aydınlatması
Savaş sanatını bilmesi
Yorgunluklara dayanıklı olması
İBN-İ SİNA’NIN
TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

İbn-i Sina (980-1037), gerek Türk gerekse
Dünya düşünce, tıp ve eğitim tarihinde çok
önemli bir yer tutar. Onun tıp alanında olduğu
kadar eğitim alanına ilişkin bazı görüşleriyle de
Batıyı etkilediği ve yüzyıllar sonra “yeni eğitim”
akımını başlatan ve geliştiren eğitimcilere ilham
verdiği söylenebilir.

İbn-i Sina daha gençlik yıllarında dönemin
felsefe, tıp, tabiiyat, teoloji ve matematik
alanındaki tüm bilgilerini öğrenmiş ve kendisine
Aristo ve Farabi’den sonra gelen “Üçüncü
Öğretmen”
anlamında
“Muallim-i
Salis”
denmiştir.
İBN-İ SİNA’NIN EĞİTİM GÖRÜŞLERİ

İbn-i Sina’nın Türk ve dünya eğitim tarihinde
önemli bir yer tutmasının başlıca nedenleri
şunlardır:
1.
Tıp bilimine katkıları ve tıp öğretimini düzenlemesi: İbn-i
Sina “Kanun ve Şifa” adındaki eserleriyle bu bilimi o
dönem için doruk noktasına çıkarmış ve bu kitaplardan
yüzyıllarca yararlanılmıştır. Tıp biliminin konularını ve
öğretim programını yazmış, ruhî hastalık ve bozuklukların
telkin yoluyla tedavisine başvurarak psikanalist metodun
temelini atmıştır. Avrupalılar İbn-i Sina’yı ölümünden
yüzyıl geçince eserlerinin Latince çevirileriyle tanımış ve
bunları Tıp Fakültelerinde beş yüz yıldan fazla bir süre
ders kitabı olarak okutmuşlardır.
2.
“
Ahlâk ve fazilet eğitime ilişkin
görüşleri:
Onlar
akıllarınca,
beni
çekiştirmekle,
didiklemekle
bana
kötülük
yaptıklarını
sanıyorlar. Oysa bu keçilerin dağa tos
vurmalarına benzer. İnsan kendisinin ne
olduğunu
bildikten
sonra,
kendisini
bilmeyenlerin hakkında söyledikleri sözlerin
onun gözünde hiçbir etkisi ve önemi olmaz. ”
İbn-i Sina

İbn-i Sina’ya göre başlıca ahlâk ve fazilet esasları şunlardır: İffet,
şecaat, hikmet, adâlet, cömertlik, kanaat, sabır, kerem, yumuşaklık,
sadakat, vefa, utanma, sır saklama, sözünde durma, tevazu… O akılcı
ve çok açık bir ahlâk felsefesine sahiptir; bu alandaki görüşlerine “aklî
tasavvuf” da denmektedir. Ahlâkî davranışlara ve faziletlere erişmek için
bazı ilkeler tespit etmiştir.
1- Nefsin isteklerine uymamak
2- Gazap, şehvet, tamah, hırs, korku vb. eseri ortaya çıkabilecek
davranışları engellemek
3- yalandan kesinlikle uzaklaşmak
4- İnsanlara iyilik yapmak, iyileri sevmek, kötüleri doğrultmak ve fena
işlerden men etmek
3- Bilime verdiği büyük önem

O bilim öğrenmeyi, bu dünyada olduğu kadar,
ölümden sonraki hayatta da mutlu olmak için
gerekli görür. Ona göre bilim insanın kendini
mükemmelleştirmesi ve Allah’ı bulması için
gereklidir.
4- Beden eğitimi konusundaki görüşleri:

İbn-i Sina, hastalanmadan önce korunma
denen hıfzıssıhha (hijyen) konusunu da
işlemiş ve beden eğitimini bu amaçla
gerekli görmüştür. Ona göre, hareket
insanın hayatında kendiliğinden yapıldığı
gibi, arzulu ve plânlı yapılırsa yararı fazla
olur ve o zaman gerçekten beden eğitimi
(riyazet) sayılır.
5- Çocuğun bakımı, sağlığı, eğitim ve
öğretimi ile ilgili görüşleri


1.
2.
3.
Çocuğun bakımı ve sağlığı: Çocuk her gün yıkanmalı fakat
üşümekten korunmalıdır. Çocuğa mümkün olduğu kadar anne
sütü vermeli, günde üç kez emzirmekle yetinilmelidir.
Çocuğun eğitimi ve öğretimi:
Doğan çocuğa babası iyi bir ad koymalı, çocuk sütten
kesilir kesilmez, kötü huylar edinmeden eğitimine
başlanmalıdır.
Çocuğun ilk eğitimi ahlâk eğitimidir. Bu çocuğu kötü iş ve
arkadaşlardan uzaklaştırıp iyi arkadaşlarla oynamasını
sağlamak, onu iyi davranışlara teşvik ile olur. Çocuğa
fazla baskı yapmamalı, hataları uygun bir biçimde
düzeltilmelidir.
Çocuk 6 yaşına gelince okula gönderilmeli, 14 yaşına
kadar okutulmalıdır. Öğretmen dindar, dürüst, bilgili,
insaflı, temiz, kibar olmalı; çocuk eğitimi ve öğretimini
bilmeli, çocukların yeteneklerini tanımalı, onlarla
ilgilenmeli ve onları yalnız bırakmamalıdır.
Öğretmen
çocuğa
karşı
ne
küstahlık
yapabileceği kadar yumuşak, ne de soru
soramayacağı kadar sert davranmalıdır. Çocuk bu
dönemde iyi arkadaşlarla tanıştırılmalıdır. Böylece
birbirlerinin iyi huylarını görür ve daha iyi olmaya
çalışırlar; ayrıca aralarındaki doğal rekabet
nedeniyle daha başarılı öğrenim yaparlar.
İbn-i Sina zengin ve eşraf çocuklarının ayrı
özel ders alarak yetişmelerini uygun bulmaz.
Çünkü çocuk tek başına öğretmenle karşı karşıya
kalmaktan sıkılacağı gibi, çocuklar kendi rahat ve
teklifsiz çevrelerinde birbirlerinden çok şey
öğrenirler. Çocuklar beraber olunca birbirlerine ve
haklarına saygı gösterme alışkanlığı kazanırlar:
İbn-i Sina eğitim ve öğretimim altı türünden söz
eder:






Zihnî Öğretim: Öğretmen genel bir konuyu nedenleriyle örnekler
vererek açık bir şekilde anlatır. Örneğin kışın su donup genişlediği
için kabını parçalamaktadır.
Sınaî Öğretim: Öğretmen araç-gereç kullanmasını öğretir. Testere,
rende vb.
Telkinî Öğretim: Öğretmen tekrar ettirerek şiirler ve otların
adlarını vs. öğretir.
Tedibî Öğretim: Öğretmenin öğüt ve nasihat yolyla gerçekleştirdiği
öğretimdir.
Taklidî Öğretim: Öğretmenin söylediklerinin aynen ve hemen
benimsenmesidir. Bunun için öğretmenin güvenilir olması gereklidir.
Tenbihî Öğretim: Öğretmenin öğrenciye çevresinde karşılaştığı
olayları, bunların nedenlerini ve etkilerini öğretmesidir.
İbn-i Sina’nın Eflatun, Aristo ve yeni eğitim düşünürleri ile
karşılaştırılması ve genel değerlendirilmesi:

Eflatun ve Aristo ile karşılaştırılması:
1.
Eflatun ve Aristo çocuğu toplumun üyesi olarak görmüşler , eğitimi
devletin görevi kabul etmişlerdir. Fakat o, eğitimi yalnızca babanın ve
ailenin görevi olarak düşünmüştür.
2.
Eflatun ve Aristo ilk eğitimi her çocuk için zorunlu görmekle beraber, bilim
ve sanatla uğraşmayı yalnızca hür vatandaşların küçük bir kısmı için ön
görürler. Oysa İbn-i Sina eğitim ve bilimi herhangi bir sınıf ve düzey
gözetmeden herkes için yararlı görmektedir.
3.
Eflatun ve Aristo meslek ve din eğitimini programa almazlar. Onlar zanaat
ve meslek eğitimini hür insanlara layık görmezler. Oysa İbn-i Sina din ve
meslek eğitimini çok önemser ve her çocuğun kendi zevk ve
yeteneklerine göre bir meslek öğrenmesini ister
“Yeni eğitim” düşünürleriyle karşılaştırılması
İbn-i Sina’nın görüşleri “yeni eğitim” denen ve 18. yüzyıldan,
özellikle Rousseau’dan beri gelişen görüşlerle karşılaştırınca
aralarında önemli benzerlikler görülür:
1.
İbn-i Sina, hangi sınıf ve statüde olursa olsun her çocuğun eğitilmesini
istemekle demokratik bir görüş ileri sürmüştür ve bu, yeni eğitimin de
temel ilkelerinden biri olmuştur.
2.
İbn-i Sina meslek eğitimine önem vermekle yine yeni eğitimle uyum
içerisindedir.
3.
İbn-i Sina, çocuğun okul içinde kendi yaşıt ve arkadaşları ile eğitilmesinin
önemini belirterek yine pedagoji ve psikolojinin son bulgularına uygun bir
görüş belirtmiş olmaktadır. Böylece o, okulun çocuğun doğal bir ortamı
olduğunu ve kişiliğinin gelişmesinde çok önemli bir yeri bulunduğunu 20.
yüzyıl eğitimcileri olan Dewey, Alain, Durkheim vs. den önce ortaya
koymuştur.
4.
O, öğretmenin çocuğu tanıması ve onun yetenek ve kabiliyetlerini fark
etmesi gerektiğini ileri sürmekle Rousseau’dan önce çok önemli bir
pedagojik ilkeyi ortaya atmış, çocuklar arasındaki bireysel farklılıkları
görmüş ve bunların göz önünde tutulmasını istemiştir.
5.
İbn-i Sina, çocuğun zevk ve ilgilerinin genel eğitim ve meslek eğitiminde
göz önünde tutulmasını istemekle yeni eğitimin çok önem verdiği
“çocuğun ilgisi” konusunu da işlemiştir.
6.
İbn-i Sina, daha kendisi çocukken “oyun”un çocuğun normal bir faaliyeti
olduğunu söylemekle yeni eğitimin temel ilkelerinden birini dile
getirmiştir.
7.
O, deneye, gözleme, nedenleri araştırmaya dayanan bir eğitim-öğretim
önermekle, değeri yüzyıllar sonra anlaşılan ve Avrupalı eğitimcilerce
tekrar keşfedilen ve hiçbir zaman önemini yitirmeyecek bir pedagoji
ilkesini ortaya koymuştur.
8.
İbn-i Sina çocuğun üzerindeki baskıların olumsuz sonuçlarını iyi gözlemiş
ve bu alanda günümüz bulguları doğrultusunda görüşler belirtmiştir.
9.
Onun disiplin alanındaki fikirleri bugünün eğitim anlayışı ile paralellik
göstermektedir.
10.
İbn-i Sina eğitim ve öğretimde araç-gereç kullanımının öğretimini başlı
başına bir konu (Sınaî Öğretim) kabul etmekle eğitim teknolojisinin
BALASAGUNLU YUSUF
Orta Asya’da Balasagun kentinde doğan ve
Karahanlılar
döneminde
yaşayan
Balasagunlu
Yusuf
(1018?-1069’dan
sonra) yazdığı “Kutadgu Bilig” (1069) adlı
kitapla Türk Eğitim Tarihinde önemli bir
yer tutar. Yazar, eserini Kaşgar’da
hükümdar Hasan Bin Süleyman Aslan
Han’a sunmuş, o da yazarına Yusuf Has
Hacib (baş mabeynci, Protokol Müdürü)
unvanını vermiştir. Balasagunlu Yusuf, o
dönemde Orta Asya kentlerinde Türklerin
oluşturduğu zengin kültür ve bilim ortamı
içinde yetişmiş, özellikle Farabi ve İbn-i
Sina’nın etkisinde kalmıştır.
KUTADGU BİLİG
Mutluluk veren bilgi anlamına gelen Kutadgu Bilig,
Türkçe, Uygur yazısı ile manzum olarak (6645 beyit)
yazılmıştır.
Eser
aşağıdaki
kişiler
arasındaki
konuşmalardan oluşmaktadır:




Küntoğdı: Adaleti temsil eden hükümdar
Aytoldı: Bilgeliği temsil eden vezir
Öğdülmüş: Aklı temsil eden kişi (Vezirin oğlu)
Odgurmuş: Kanaatı temsil eden kişi (Vezirin akrabası)
Kutadgu Bilig, devlet yönetimine ilişkin görüşler taşımakla ve
hükümdara öğütler vermekle her şeyden önce bir siyasetnamedir.
Kutadgu Bilig, aynı zamanda, insanların iki dünyada da mutluluğunu
sağlamayı amaçlayan bir davranış ve ahlâk kitabıdır. Eser çocuk
eğitimiyle ilgili görüşlere de yer verdiğinden eğitim bakımından da
ayrı bir önem taşır. Nihayet o Türk bilgisinin bir abidesidir.
Kutadgu Bilig’e göre devlet yönetimi

1.
2.
3.
Kutadgu Bilig devlet yönetimine ilişkin çok değerli
evrensel kurallar getirmiştir.
Hükümdar en çok bilgiye ihtiyacı olan ve adaletle
davranması gereken kişidir.
Hükümdarın kanuna saygı duyması ve onu doğru
uygulaması , hükmetme yetkisinin üstündedir.
Hükümdarın devlet görevine getireceği kimseler
mümkünse küçükken hizmete girenler arasından
seçilmelidir. Onlar, hizmet içinde yetiştiği için hizmet
töresini ve usullerini iyi bilirler (Osmanlı’daki Enderun
Mektebi’nin kuruluş felsefesi)
4.
Hükümdar bilginlere değer verip onlara danışmalıdır.
Kutadgu Bilig’e Göre Ahlâkî Davranış
 Eserde,
insanın
bilgisini
arttırmaya
çalışması, az konuşması, öfke, kin ve
kibirden kaçınması, acele etmemesi, sabırlı
olması, dindar bir hayat sürmesi temel
ahlâkî kurallar olarak verilir.

Ahlâkî davranışın ve mutluluğun temel
şartı bilgili olmaktır. İnsan ancak bilgili
olursa uygun davranışları anlar, yapar,
mutlu olur
Kutadgu Bilig’e Göre Çocuk Eğitimi





Baba çocuğunun yetişmesi için emek vermelidir.
Çocuklar fazla nazlanmamalıdır.
Çocuk küçüklüğünde başıboş bırakılmamalıdır.
Çocuklara fazilet ve bilgi öğretilmelidir.
Çocuk ailesi tarafından terbiye edilmelidir.
KAŞGARLI MAHMUT’UN TÜRK EĞİTİM
TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Karahanlılar döneminde Türklerin oluşturduğu
bilgi ve kültür ortamında yetişen Kaşgarlı Mahmut
1072-1074 yıllarında Araplara Türkçe öğretmek
amacıyla yazdığı Divan-ü Lûgat-it Türk adlı dev
eseriyle Türkçenin ilk lügatini düzenleyen ve onu
öğreten olarak eğitim tarihimizde önemli bir yer
tutar. O Arapçanın üstünlüğüne inanıldığı, bilim
dili olarak kullanıldığı bir dönemde, Türkçenin
daha zengin olduğunu, Arapların bu dili
öğrenmesi gerektiğini ileri sürmüş kitabını bu
amaçla Bağdat’ta Abbasi halifesine sunmuştur.
 Divan
sadece zengin bir sözlük
değildir. Türk toplumlarının lehçeleri,
yaşayışları, inanışları, töreleri ve
atasözlerini de kapsar. Türklerin ilk
dünya haritası da bu kitaptadır. Bu
eser yazıldığı dönemde çok ileri ve
kökleri eskilere giden büyük bir Türk
uygarlığının varlığını da gösterir.
Böylece Kaşgarlı Türklük bilgisinin en
eski ve en önemli abidesini meydana
getirmiştir.
O, divanının başında eserini yazma
nedenlerini şöyle açıklar:
“
Ben, yüce Tanrı’nın devlet güneşini Türklerin burcunda
parlattığını…
yeryüzünde
onları
egemen
kıldığını…
dünyadakilerin yönetim dizginlerini onların eline teslim
ettiğini, onları herkese egemen ve hak ile güçlü kıldığını,
onlara hizmet edenleri Tanrı’nın yücelttiğini ve bu kimseleri
kötülerin şerrinden güvenli kıldığını gördüm. Onların
kalplerini kazanmak, onların oklarının değmesinden
korunmak, söylediklerini dinletebilmek için, onların dillerini
konuşmaktan daha güzel bir yol olamayacağına göre bu dile
bağlananı onlar kendilerinden sayıp korkudan güvenli
kılacaklardır… Bazı imamlardan duydum ki, Peygamberimiz
Oğuz Türklerinden söz ederken “Türk dilini öğreniniz, çünkü
onların egemenlikleri uzun sürecektir.” buyurmuşlardır. Bu
söz doğru ise, Türkçeyi öğrenmek gerekli olur; aslı yoksa,
akıl da zaten bu dili öğrenmeyi emreder.”
Ailede çocuğun bakımı, yetiştirilmesi



Anne çocuğunu beşikte yatırır ve sallayarak uyuturdu.
Anne, çocuğunu ninni söyleyerek uyuturdu.
Anneler çocuklarını muhtemelen uslu durmaları için bazı
hayali varlıklarla korkuturdu. Abaçı bugünkü anlamda öcü o
dönemden kalma bir kavramdır.
Çocuk Oyunları
Türk çocuklarının oynadıkları oyunlar hakkında en
eski ve en geniş bilgileri bu Divan’da bulmaktayız.
Müngüz müngüz: Müngüz boynuz demektir. Çocuklar
bir akarsuyun kenarına otururlar. Birisi ebe olur ve
“müngüz müngüz” der. Diğer çocuklar “ne müngüz?”
diye sorarlar. Ebe, boynuzlu hayvanları teker teker
saymaya başlar, Çocuklar da tekrar eder. Bu arada ebe
deve, eşek gibi boynuzsuz bir hayvanın da adını söyler.
Çocuklardan birisi de yanlışlıkla bu hayvanın adını
tekrar ederse oyunu bozmuş sayılır ve ceza olarak
suya atılır. Görüldüğü gibi oyun dikkatli bulunmak ve
yanılgıya düşmemek esasına dayalıdır.
Aşık: Bugün de yaygın bir oyundur. Koyun, keçi gibi hayvanların
ayaklarından çıkarılan aşık denen kemikle oynanır. Çocuklar bu
kemiği önlerine atarak onun üste gelen yüzünün taşıdığı anlam ve
değere göre oynarlar.
Karagun: Akşam karanlığında oynanan bir oyundur.
Çenğli menğli: Salıncak oyunudur.
Büzüşmek: Halay çekmedir.
Tepük: Kıl, yün vs. sarılarak yapılan top ayakla tepilir.
Ceviz: Bir çukura cevizlerin sokulması şeklinde vs. bir oyundur.
Çelik çomak: Bugün bilinen oyun gibi olsa gerektir.,
Bebek: Kız çocukları yaptıkları oyuncak bebeklerle oynarlar
TÜRKÇE’Yİ ÖĞRETİM YÖNTEMİ
Kaşgarlı Mahmut, dil öğretimi konusunda başarılı bir
yöntem izlemiştir. Yöntemin başlıca özellikleri şunlardır:
1.
Medreselerde yapıldığı gibi önce ve hemen her zaman
sadece kural verme değil, ilkin çok sayıda örnekten
hareket edip kurala ulaşma yolunu izlemiş ve günümüz
yabancı dil öğretiminde benimsenen bir yöntemi
uygulamıştır.
2.
Dil öğrenmede örneklerin, metinlerin önemini çok iyi
görmüş, örneklerini günlük hayattan, atasözlerinden,
şiirlerden almıştır.
3.
Dil öğretirken Türk kültürünü de tanıtma amacı
gütmüş, bu konuya özel bir önem vermiştir.
4.
Dil öğretiminde tekrarın önemini çok iyi
kavradığından, önceden geçen bir kuralı
gerektiğinde hatırlatmaktan çekinmemiştir.
İzlediği bu başarılı yöntemleri buluncaya kadar
çok çaba harcayan yazar, iki yıl içinde eserini üç
kez yazıp beğenmemiş, dördüncü kez yazmıştır.
Böylece o, eser yazma yöntemi konusunda da
bize yol göstermektedir.
İç Asya Müslüman Türklerinden olan ve
Karahanlılar ile Selçuklular yönetiminde yaşayan,
Karahanlı Türkçesiyle eserler veren bu iki zat
İslâmiyetin ve tasavvuf görüşlerinin Türkler
arasında yayılıp kökleşmesinde etkili bir
eğitimcilik yaptıkları, etkileri yüzyıllarca geniş
yörelerdeki toplumlar üzerinde sürdüğü için
üzerinde durulması gereken şahsiyetlerdir.
900’lü yıllardan beri İç Asya Türkleri arasında, kendilerine sûfi,
şeyh, ata, bab, baba, derviş denilen kişiler türemeye başladı.
Bunlar her tarafta İslâmiyet’i öğretip yaymak için usanmadan
çabalıyordu. Bunun nedeni, özellikle göçebelerin yeni dini
henüz yüzeysel bir şekilde benimsemiş olmaları, eski
inanışlarından birçoğunu korumaları ve millî destanlara bağlı
olmalarıydı.
Bazen çaldıkları müzik aletleri eşliğinde ilâhîler, şiirler söyleyip
kendilerinden geçen, sırf Allah için iyilikler yapan, Cennetin
mutlulukları ve cehennemin azaplarından dem vuran bu
dervişleri Türkler, eskiden beri kutsal bildikleri ozanlara
benzeterek onlara saygı duyuyorlardı. Çevrelerinde ya da
özellikle Anadolu’ya giderek, İslâmî esasları ve veli insan tipi
değerlerini yerleştirmeye çalışan bu sufilerin bazılarına
Horasan Erenleri denir.
HOCA AHMET YESEVÎ VE AHMET BİN MAHMUT
YÜKNEKİ’NİN TÜRK EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ:
AHMET YESEVÎ (1103?-1166)
İlk Türk sufilerinin en önemlilerindendir. İlk Türk
tarikatını kurmuş, Divan-ı Hikmet adlı eseriyle
etkilerini geniş yörelerde yüzyıllarca sürdürmüşlerdir.
Divan-ı Hikmet’te ele alınan konular:
Derviş faziletlerine ilişkin övgüler, İslâmî hikayeler ve
dinî, ahlâkî sonuçları, Peygamberin hayatı ve
mucizeleri, dünya hayatından yakınma, kıyametin
yaklaştığını
hatırlatma,
Cennetin
vasıfları,
Cehennemin korkunç sahneleri… Böylece Divan-ı
Hikmet derin ve şairane bir tasavvuf eseri olmaktan
çok dinî ve ahlâkî öğütler, hikâyeler, tarikat usullerine
ait öğretici şiirlerden meydana gelmiş, sade bir ahlâk
kitabı niteliğindedir.
EDİP AHMET (12. YÜZYIL)
“Atabetü-l Hakayık” (gerçeklerin eşiği)
adındaki nasihatnamesi ile İslâmî esasları
öğretmeye çalışmıştır. Kitabı, ancak yarım yüzyıl
daha önce yazılmış Kutadgu Bilig’le
karşılaştırıldığında, bu süre içinde İslâm dini ile
hayata bakış felsefesinin Türkler arasında ne
kadar yaygınlaştığı görülür
Atabetü-l Hakayık’tan mısralar…
Mutluluk yolu bilgi ile bulunur
Nice kirli işler yıkanmakla temizlenir
Câhillik yıkanmakla temizlenmeyen bir
kirdir.
Her işte bilgisizin nasibi pişmanlıkır
Edeplerin başı dili gözetmektir
Dilini koru, dişin kırılmasın
AVRUPA’DA RÖNESANS SONRASI
DÜŞÜNÜRLER
Eğitim – öğretimle ilgili gelişmeler Avrupa’da
Rönesans’tan sonra ağırlık kazanmıştır. Bu
alanda katkıları olan bazı düşünürlerin
görüşleri yaşadıkları yüzyıllara göre görüşleri
şöyledir.
XVII. YÜZYIL
W. RATKE (1571-1635)
Didaktik kelimesini ilk defa “kolay yöntemle öğrenme
bilimi” olarak kullanmış olan Ratke’ye göre:
1- Önce nesneler tanıtılmalı, sonra onlarla ilgili kavramlar
ele alınmalıdır.,
2- Konuların öğretiminde tekrara başvurulmalıdır.
3- Öğretimde soru sormak çok önemlidir.
J. A. COMENİUS (1592-1671)

17. Yüzyılın önemli bir ismi olan Çek eğitimci J. A.
Comenius (Komenyüs) bu alanda yazılmış ilk eser olan
Büyük Didaktika (Didactica Magna) adlı eseriyle
öğretim konularının bilimsel bir yaklaşımla ele
alınmasına öncülük etmiştir.

F. Bacon’un fikirlerini benimseyen Comenius gözlem
ve deneye dayanan öğretimin başlamasına öncülük
etmiştir.

Ders kitaplarının daha kolay anlaşılması sağlamak için
resimlerden yararlanılması önerisi, ders kitabı yayını
alanında bir dönüm noktası olmuştur.
JOHN LOCKE (1623-1704)

İnsan zihninin işleyişi ile ilgili akademik
çalışmalar yapmıştır.

Çocuk zihnini her türlü algıya açık boş bir levhaya
(tabula rasa) benzetmektedir.

O, çocuk ve gençlerin duyularıyla öğrendiklerini,
bu nedenle belleğe dayalı öğretimin yerini duyular
aracılığıyla yapılan öğretimin alması gerektiğini
savunmuştur.

Öğretimde bol ve çeşitli yaşantılar yoluyla
alışkanlıklar edinilmesinin, hayatta yararlı
olabilecek bilgilerin kazandırılmasının ve iyi
düşünme yolunun öğretilmesinin önemini
vurgulamıştır.
XVIII. YÜZYIL
Onsekizinci yüzyıl, Avrupa’da düşünce, bilim
ve sanat alanlarında önemli gelişmelerin ortaya
çıktığı bir zaman kesitidir. “Aydınlanma Dönemi” nin
başladığı bu yüzyılda diğer alanlardaki gelişmeler
eğitim-öğretim uygulamalarını da etkilemiştir. Bu
yüzyıldaki eğitimcilerin disiplin, program ve öğretim
metotları ile ilgili önerilerinde daha iyimser, daha
insancıl ve daha akılcı davrandıkları görülmektedir.
J.J. ROUSSEAU (1712-1778)

18. yüzyılda eğitim alanında katkısı olan düşünürlerin
başında gelen J.J. Rousseau (Jan Jak Russo) bireyin
doğuştan getirdiği saf tabiatını esas alan bir eğitim
teorisi geliştirdi.

“Emile veya Eğitim Üzerine” adlı pedagojik
romanında, insanın dünyaya temiz ve iyi olarak
geldiğini, toplumla (çevreyle) ilişkisi sonucu kişinin
temizliğinin ve ahlâkının bozulduğunu
vurgulamaktadır.

Onun eğitim ve öğretimin doğaya yani çocuğun
biyolojik ve psikolojik özelliklerine uygun olması ve
yapmacıklıklardan arındırılarak toplumun her türlü
kötü etkisinden uzak kalması gerektiğine ilişkin
önerileri o zamana kadar yaygın olan düşüncelerin
kökten değişmesinde etkili olmuştur.

“Tabiata geri dönme” şeklindeki eğitim görüşü
toplum ve medeniyete düşman bir görüş olmayıp
o zaman ki eğitim ve toplum düzenine karşı
oluşun bir ifadesidir.

Çocuğun yetişkinlerin küçültülmüş bir kopyası
olmadığını ve yetişkinlerden farklı kendine özgü
bir dünyası olduğunu ilk defa belirten Rousseau,
çocuğun doğayla doğrudan doğruya temasını
sağlayan gözlem ve deney metotlarına önem
vermiştir.
J. H. PESTALOZZİ (1746-1827)

18. yüzyılda eğitim alanında önemli bir yeri olan
Pestalozzi, öğretimde gözlem, algılama,
araştırma, uygulama ve yaparak yaşayarak
öğrenmenin önemi üzerinde durmuştur.

Kendi adıyla açtığı çiftlik evine benzeyen bir
okulda görüşlerini denemiş, öğrencilerini
serbestçe çalışmaları, nesneleri incelemeleri ve
düşüncelerini kişisel olarak açıklamaları yoluyla
onların yeteneklerini geliştirmelerini sağlamaya
çalışmıştır.

Onun bu görüşlerinden sonra öğretimde gezilere,
atelye çalışmalarına ve gösteri (demonstrasyon)
tekniğinin kullanılmasına özen gösterilmeye
başlamıştır.
XIX. YÜZYIL

On dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da endüstri
alanında
görülen
hızlı
ilerleme,
toplumlarda iş (çalışma) hayatına karşı
duyulan ilgi demokratik düşünce ve
eylemlerin giderek artışı gibi nedenler
eğitimcilerin görüş ve önerilerini de
etkilemiştir.
J.F. HERBART (1776-1841)
 Alman eğitimcisi Herbart öğrenme üzerine ilk bilimsel
çalışma yapma gereğini duyan ve bunu ortaya atan bir
eğitimcidir.
 Kendine özgü bir öğretim metodu geliştiren Herbart’a
göre öğretim:
1- Hazırlık (güdüleme
2- Sunuş (Açıklama)
3- Karşılaştırma (Çağrışım)
4- Genelleme (Düzenleme)
5- Uygulama
Şeklinde beş basamaktan oluşmaktadır.
Dilimize formal basamaklar diye çevrilen bu metot
bugün de bir çok ders ve konunun öğretiminde yaygın
olarak kullanılmaktadır
F. FROEBEL (1787-1852)
√
Çocuk yuvalarının ve anaokullarının kurucusu olarak
tanınan Froebel, okulu küçük bir toplum olarak kabul eder.
√
Ona göre eğitim hayata hazırlık değil, hayata katılmaktır.
√
Eğitimde oyun ve ilgiden yararlanmanın yanında somuttan
soyuta doğru gerçekleştirilmesinin de verimi arttıracağını
belirtmiştir.
√
Froebel’in özellikle okul öncesi eğitim için ileri sürdüğü
düşünceler zamanla daha ileri basamakta olan okullarda ki
eğitim-öğretim üzerinde de olumlu rol oynamıştır.
√
Çocuğun bir bütün olarak ele alınması, yaparak yaşayarak
eğitime önem verilmesi, oyuna, müziğe ve eğlenceli
etkinliklere zaman ayrılması, ılımlı bir disiplin anlayışının
yerleştirilmesi gibi uygulamalar onun eğitim felsefesinin
yansımalarıdır.
Ayrıca bu yüzyılda;

Alman Wilhelm Wundt (1833-1920)’un 1879’da
ilk psikoloji laboratuvarını açması,

İngiliz Francis Galton (1822-1911) ve
çağdaşlarının istatistiğe dayalı araştırma
yöntemini geliştirmeleri ve uygulamaları,

Amerikalı J. Keken Cattel (1860-1914) ölçme
değerlendirme konusunda ilk eser sayılan “Zeka
Testi ve Ölçmeler” adlı kitabının yayınlanması da
öğretim biliminin gelişmesine katkıda bulunan
girişimlerdir.
XX. YÜZYIL
√ Bu yüzyılda psikoloji, sosyoloji, antropoloji,
felsefe vb. alanlarda yapılan araştırma ve
incelemeler okul eğitimini amaç, ilke, muhteva ve
metot bakımından geniş ölçüde etkilemiştir. Bu
yüzyılın eğitim anlayışı genel olarak hayata
dönüktür.
E.L. THORNDİKE (1874-1949)

Amerikalı psikolog Thorndike zekanın ölçülmesi,
güdüleme, ilgi, bireysel ayrılıklar, problem çözme
gibi konular üzerinde yaptığı çalışmalarla öğretim
sürecinin yeni anlayışla incelenmesine imkan
sağlamıştır.

Yine öğrenmede geçişin daha çok içerik, teknik ve
ilkelerin benzerlik gösterdiği durumlarda
meydana geldiğini ileri sürmüştür.
G. KERSCHENSTEİNER (1854-1932

Alman eğitimcisi olan Kerschensteiner, iş eğitiminin
çocuk ve gençlerin eğitimindeki önemli rolüne dikkat
çekmiştir.

Çocuğun bilgiyi iş içinde yaparak öğrenmesiyle bilginin
davranış haline geleceğini, böylece öğrenilenlerin
unutulacak ezber bilgi omaktan çıkacağını
savunmuştur.

O, çocukları ezberciliğe yönelten kuramsal bilgiler
yerine, okulda pratik hayata hazırlayıcı bilgi ve
becerilerin verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

İş eğitimi yoluyla çocukların yaratıcılık yeteneklerinin
gelişeceğini ve ahlâki karakterli iyi davranışlar
edineceklerini iddia etmiştir.
JOHN DEWEY (1859-1952)
Yüzyılımızın eğitim uygulamalarındaki
yenileşmelere yol açan düşünceleriyle etkisi en
uzun ve yaygın biçimde süren eğitimci şüphesiz
John Dewey’dir.
DEWEY OKULU
√ Dewey, 1896’da Şikago’da eşiyle birlikte açıp yönettiği
bugün “Dewey Okulu” olarak anılan laboratuvar
okulunu açtı.
√ 4-14 yaşları arasındaki çocukların devam ettiği bu
okulda önceden hazırlanmış bir program ve kesin bir
vakit çizelgesi yoktu.
√ Aktivite program denilen bu programa göre göre
çocuklar okul günlerini tartışma, gezi, gözlem, oyun,
temsil, hikaye anlatma ve dinlenme gibi etkinliklerle
geçiriyordu.
√ Ona göre eğitim, bir oyun ve spor yarışması gibi zevkli
ve ilginç olmalıydı. Böyle bir durumda belki çocuklara
daha az klasik bilgiler kazandırılacak, fakat onlar içinde
yaşadıkları toplumu ve hayatı daha iyi tanıyacaklardır.
√ O, pragmacılığa dayanan felsefi görüşleri
nedeniyle, bilgi önemli ve anlamlı ise insanların o
bilgiden bir şeyler yaparken faydalanmaları
gerektiğini savunuyordu.
√ Dewey’e göre okul, hayata hazırlanılan yer değil,
hayatın kendisi olmalıdır.
√ O, problem çözmenin en etkili ve verimli bir metot
olduğuna inanıyordu. “Problem metodu” adı
verilen ve bir çok okulda uygulanan öğretim
metodu, onun bu problem çözme düşüncesinden
doğmuştur.
√ Dewey öğretimde çocuğun özelliklerinin esas
alınmasını ve öğretimin buna göre
gerçekleştirilmesini savunuyordu.
√ Dewey’in üzerinde durduğu bir başka nokta da
“demokrasi için eğitim”di. Demokraside fikirlerin
ve insan kişiliklerinin birbirini özgürce
etkilemeleri mümkün olur. Bu ise gelişmenin
temelini teşkil eder. Bu bakımdan eğitim
ortamının da demokratik olması gerekir.
√ Ona göre okulda demokratik ortamın
gerçekleşmesi için öğrencilerin kendi kendilerini
yönetmeleri, fikirlerini serbestçe tartışmaları
sağlanmalı, okul faaliyetleri öğrencilerle birlikte
planlanmalıdır.
ÖĞRENME KURAMLARI

İnsanlar yaşamları boyunca çevre ile etkileşimleri
sonucu bilgi, beceri, tutum ve değer kazanırlar. Kişinin
çevre ile etkileşimi, onun sürekli olarak çevresinden
bir şeyler alıp-vermesi demektir. Kişi, çevresinden
sürekli olarak kendisine ulaşan verileri değerlendirir
ve bunun sonucu olarak düşünsel, duyuşsal veya
devinişsel tepkide bulunur.

Bu şekliyle bakıldığında öğrenme dinamik bir süreçtir.
İnsan yaşadığı sürece sürekli bir şeyler öğrenir. Bu
süreç sonucunda oluşan farklılaşma insanın “davranış
ve tavırlarını, belki de kişiliğini bile değiştiren” bir
farklılaşmadır. (Rogers,1983.s.20)
Genel anlamda öğrenme, çevresi ile etkileşimi sonucu kişide
oluşan düşünce, duyuş ve davranış değişikliğidir. Ancak bu
değişikliğin nasıl oluştuğu konusunda farklı görüşler vardır.
Öğrenmenin doğasını ve sonuçlarını açıklamaya çalışan bu
kuramlar:
Davranışçı öğrenme kuramları
 Bilişsel öğrenme kuramları
 Duyuşsal öğrenme kuramları
 Beyin temelli öğrenme kuramları

DAVRANIŞÇI
ÖĞRENME KURAMLARI

Davranışçı kuramlar, öğrenmenin uyarıcı ile
davranış arasında bir bağ kurularak geliştiğini ve
pekiştirme yoluyla davranış değiştirmenin
gerçekleştiğini kabul eder.

İvan Pavlov, laboratuvarda köpeğin salgı sistemi
üzerinde çalışmakta iken, köpeğin sadece yiyecek
getirildiğinde değil, yiyeceği kendisine getiren
kişiyi gördüğünde de salya akıttığını fark etmesi
üzerine geliştirdiği klasik koşullanma, davranışçı
akımın en çok bilinen öğrenme kuramıdır.

Öğrenmeyi Pavlov gibi koşullanmış tepki olarak
açıklayan Guthrie, öğrenmedeki tüm zihinsel
öğeleri reddetmektedir. Ona göre öğrenme,
uyaran ve tepki arasındaki ilişkiden ibarettir. Bir
uyarana eşlik eden eylem (tepki), söz konusu
uyaranın her görülüşünde tekrar ortaya çıkar.
Diğer bir deyişle, belli b,ir durumda bir davranışta
bulunan birey, benzer durumla karşılaştığında hep
aynı davranışı gösterir. Yine ona göre öğrenmenin
gerçekleşmesi için ödül veya pekiştirmeye de
gerek yoktur.

Davranışçı akımın diğer ünlü çalışması Thorndike tarafından
yapılmıştır. Thorndike, öğrenmeyi bir problem çözme olarak
görmüş ve problemle karşılaşıldığında yapılan çeşitli
deneme-yanılma
davranışlarıyla
çözüm
üretildiğini
savunmuştur. Ona göre insanların ve insana yakın
hayvanların öğrenme biçimi deneme-yanılma yoluyla
gerçekleşen bir öğrenmedir.

Thorndike’ın yaptığı deneyde, kafese yerleştirilen kedi
dışarıdaki balığa ulaşmak (veya dışarıya çıkmak) için yaptığı
sağa-sola koşma ve sıçramalar esnasında tesadüfen kapı
mandalına bağlı ipi çekmesi sonucu kapı açılmış ve dışarı
çıkmayı başarmıştır. Bu deney tekrarlandıkça kedinin
kafesten çıkmak için yaptığı deneme-yanılma davranışları
azalmış ve kedi mandalın bağlı olduğu ipi daha kısa sürede
çekerek dışarı çıkmayı öğrenmiştir. O, deneme-yanılma
esnasında
yapılan
davranışlardan,
ödüle
götüren
davranışların kalıcı olduğu (öğrenildiği), diğerlerinin ise terk
edildiği sonucuna ulaşmıştır.

Thorndike’ın
çalışmalarından
hareket
eden
Skinner, organizmanın davranışlarını uyarıcılara
karşı gösterilen otomatik bir tepki olmaktan çok,
kasıtlı olarak yapılan hareketler olarak kabul
etmektedir.
İnsanların
karmaşık
uyarıcı
durumlarla
karşılaştıklarında
gösterdikleri
davranışlara operant (edim) adı veren Skinner, bu
operantların,
onları
izleyen
sonuçlardan
etkilendiğini
ileri
sürmektedir.
Skinner’in
çalışması
“Operant
Koşullanma”
olarak
bilinmektedir.

Organizmayı
olumlu
bir
sonuca
götüren
davranışlar kalıcı olur. Diğer bir deyişle, insanlar
davranışları
sonucu
olumlu
bir
durumla
karşılaştıklarında, o davranışın tekrarlanma
olasılığı artar. Buna “pekiştireç” denir.

Davranışçılar, insanların karşılaştıkları problemin
çözümünde genellikle geçmişte yaşadıkları benzer
durumları göz önüne aldıklarını ileri sürerler. Yeni
bir problemle karşılaşıldığında ise, bireyin
deneme yanılma yoluyla yeni çözümler üreteceği
kabul edilir. Davranışçı yaklaşımlarda önemli olan,
gözlenebilen, başlangıcı ve sonu olan, dolayısıyla
ölçülebilen davranışlardır.
DAVRANIŞÇI KURAMLARIN ÖĞRETİM
İLKELERİ

Yaparak öğrenme esastır. Öğrenci, öğrenme sürecinde
aktif olmalıdır. Çünkü öğrenci kendi yaptığı ile öğrenir.
Öğrenmede pekiştirme önemli bir yer tutar.
Pekiştirme, davranışların tekrar edilme sıklığını
arttıran uyarıcıların verilmesi işlemidir. Davranışlar,
onları izleyen sonuçlardan etkilenir ve onlarla
değiştirilir.
 Becerilerin kazanılmasında ve öğrenilenlerin
kalıcılığının sağlanmasında tekrar önemlidir. İnsan,
konuşma, çalgı çalma vb. becerileri tekrar yapmadan
öğrenemez.


Öğrenmede güdülenmenin çok önemli bir yeri vardır.
Öğrencinin, bir davranışı öğrenebilmesi için o
davranışı yapamaya istekli olması lazımdır.
BİLİŞSEL KURAMLAR

Bilişsel
kuramlara
göre
öğrenme,
doğrudan
gözlemlenemeyen zihinsel bir süreçtir. Bu akımın
temsilcileri olan Gestalt Okulu psikologları, Piaget ve
Bruner'e göre öğrenme kişinin davranımda bulunma
kapasitesinin gelişmesidir. Bilişsel kuramlara göre
davranışçıların,
davranışta
değişme
olarak
tanımladıkları olay, gerçekte kişinin zihninde meydana
gelen
öğrenmenin
dışa
yansımasıdır.
Bilişsel
kuramcılar daha çok anlama, algılama, düşünme, duyu
ve yaratma gibi kavramlar üzerinde dururlar.

Davranışçı akım eğitimin amaçlarını davranış yönünden tamımlar
ve bu davranışları oluşturacak deneyimlerin neler olması
gerektiğini belirler. Onlara göre okuldaki eğitimin dış dünyaya
transfer edilebilmesi için her ikisi arasındaki benzerliklerin
arttırılması gerekir. Bilişsel akımın öncüleri ise eğitimde sonuçtan
çok süreç üzerinde dururlar. Öğrenilenlerin gerek hayatta işe
yaraması için öğrencilerin zihinlerinde durumlara ilişkin ilkeler
kazandırmayı tercih ederler.

Davranışçı akımların kısmen öğrenmeyi açıkladığı kabul edilmekle
beraber, öğrenme hakkında bugün nerede ise bütün uzmanların
ortaklaşa kabul ettiği gerçek, öğrenme olayının uyancı-tepki
ilişkisinden çok daha kompleks bilişsel bir süreç olduğudur
(Cullingford, 1990). Bir tanım ya da bir kelime hecelemeyi
öğrenmenin bile aktif ve kompleks bir zihinsel süreç olduğu kabul
edilmektedir (Resnick, 1989). Öğrenme konusunda bugün ulaşılan
nokta, öğrencinin kendisine aktarılan bilgileri aynen almadığı,
aksine kendisine ulaşan her bilgiyi süzgeçten geçirip yorumlayarak
kendi dünyasında bir anlam yüklemeye çalıştığıdır. (Brooks ve
Brooks,1993).
GESTALT PSİKOLOJİSİ

Bilişsel kuramlara göre öğrenme, bireyin
çevresinde olup-bitenlere bir anlam yüklemesidir.
Kişinin davranışını anlayabilmek için onun
karşılaştığı durumu nasıl değerlendirdiğinin
anlaşılması gerektiğini savunan bu kuramın
temelini Gestalt Psikolojisi oluşturur.

Zihne ulaşan verilere anlam yükleme işlemi, yani
algi üzerine yaptıkları çalışmalarla öğrenmenin
bilişsel yönüne işaret eden Gestalt psikologları,
algılama ile ilgili aşağıdaki ilkeleri ileri
sürmektedirler (Hilgard ve Bower, 1974):
BİLGİ İŞLEME KURAMI

Bilişsel kuramın en önemli kuramlarından biridir. Bu
kuram bilginin kişi tarafından pasif bir şekilde
alınmadığının altını çizer. Buna göre birey bilgiyi alır
ve kendine göre işler, yani şekillendirir. Öğrencinin
kendine ulaşan bilgileri başlıca dört süzgeçten
geçirdiği kabul edilmektedir:
1- O konudaki ön bilgileri
2- Öğretmen ve öğrenci tarafından ortaklaşa bilinen
ödül, ceza ve karşılıklı beklentiler,
3- Öğrencinin öğrenmeye yaklaşımı
4- Kültürel yargı ve değerleri ile beraber öğrencinin
içinde bulunduğu sosyal çevre
1. İnsanlar çevrelerini bir ahenk içerisinde görme eğilimindedirler. Bu nedenle
gördüklerini bir bütün olarak algılarlar. Bütünü oluşturan parçaların, bütünle
ve birbiriyle olan ilişkisi önemlidir. Bir parçanın veya nesnenin algılanışı,
onun bütünle ve diğer parçalarla olan ilişkisine göre değişir.
1. İnsanların davranışı, içinde bulundukları durumu algılamalarına bağlı olarak
değişir. Öğrenme, kişinin çevresini algılama ve yorumlama sürecidir. Bundan
dolayı, öğrenmede önemli olan kişinin olayları ve durumları anlaması, diğer
bir deyişle, eşyaya ve olaylara anlam yüklemesidir.
1. Bütün, onu meydana getiren parçaların toplamından daha farklı ve büyüktür.
Bundan dolayı bir konuyu oluşturan parçaların ayrı ayrı incelenmesi bütünü
ortaya koymaz; tam tersine; bütünün kaybolmasına yol açar.
BİLGİ İŞLEME KURAMI

Bilişsel yaklaşımın en önemli kuramlarından
biridir. Bu kuram bilginin kişi tarafından pasif
bir şekilde alınmadığının altını çizer. Bu kurama
göre öğrenci kendine ulaşan bilgileri başlıca
dört süzgeçten geçirir.
1.
O konudaki ön bilgileri,
Öğretmen ve öğrenci tarafından ortaklaşa
bilinen ödül, ceza, ve karşılıklı beklentiler
Öğrencinin öğrenmeye yaklaşımı
Kültürel yargı ve değerleri ile beraber
öğrencinin içinde bulunduğu sosyal çevre
2.
3.
4.
BİLİŞSEL KURAMLARIN ÖĞRETİM İLKELERİ





Yeni öğrenmeler öncekilerin üzerine bina edilir.Yeni bilgiler,
öğrenciye bir şeyleri açıklayabilme gücü verdiği ve daha önceki
bilgilerini genişletebilme olanağı sunabildiği oranda öğrenci için
anlamlı olacaktır.
Öğrenme bir anlam yükleme çabasıdır. İnsanların karşılaştıkları
her şeye anlam yükleme çabası içerisinde oldukları düşünülerek
öğrenme, derinliğine düşünebilme, konunun özünü kavrama
imkanı verecek şekilde düzenlenmelidir.
Öğrenme, uygulama şansı tanımalıdır. Öğretim öğrenciye
öğrendiklerini kullanmak için değişik fırsatlar vermelidir.
Öğretmen otorite figürü olmamalıdır. Öğretmen, bir basketbol
antrenörü gibi bütün öğrencilerin potansiyellerini sonuna kadar
kullanmada onlara rehberlik yapan kılavuz rolünde olmalıdır.
Öğrenme, öğretmen ve öğrencinin karşılıklı etkileşimi ile
gerçekleşir. Öğretmen ve öğrencilerin beraberce, karşılıklı güven
içerisinde ve birbirlerinden yüksek beklentiler ile çalışmaları
gerekmektedir.
ENTELEKTÜEL ÖĞRENCİ BAŞARISI

Eğitimin asıl amacı öğrencilerin daha yeterli, daha
kapsamlı, daha güçlü ve daha doğru “anlamlar”
üretebilmesidir. Bundan dolayı, bir öğretim programının
verimliliği öğrencilerin entelektüel başarısına bağlıdır.
Entelektüel öğrenci başarısının kriterleri aşağıdaki gibi
sıralanmaktadır:
1.
Öğrencinin bilgi ve anlam üretmesi
Öğrencinin bilgi ve anlam üretirken bilimsel araştırma
yöntemlerini kullanması
Öğrencinin çalışması sonunda bir tez, ürün ya da
performans ortaya koyması
2.
3.
DUYUŞSAL KURAMLAR

Duyuşsal kuramlar, öğrenmenin doğasından çok sonuçlarıyla ilgilidirler. Bu
kuramlar, sağlıklı benlik ve ahlak (moral) gelişimini vurgular. Davranışçı
kuramlar, öğrenmenin edimsel sonuçları; bilişsel kuramlar zihinsel
sonuçlarıyla ilgilenirken; duyuşsal kuramlar, öğrenmenin benlik ve ahlak
gelişimi gibi duyuşsal sonuçlarıyla ilgilenir.

Esasen öğrenmenin düşünsel, duyuşsal ve devinişsel sonuçlarını birbirinden
ayırmak mümkün değildir. Kişi çevresinden sürekli olarak kendisine ulaşan
verileri değerlendirir ve bunun sonucu olarak düşünsel, duyuşsal veya
psikomotor tepkide bulunur.

Kişinin kendisini yeniden yaratması olarak nitelendirilebilecek öğrenme için
davranış, duyuş ve zihnin birlikte değişmesi gereklidir. Zihinsel yapı
değişmediği müddetçe davranışı değiştirmenin fazlaca bir anlamı yoktur.
Davranış değişmediği müddetçe de zihnin değişmesi sadece entelektüel
duyguları tatmine yarayacaktır. Duyuşsal değişme gerçek1eşmediginde ise
kişiliğin değişmesi mümkün değildir. Öğrenmenin sonul hedefi kişiliği
değiştirmek ise öğrenme, psikomotor ve bilişsel olduğu kadar duyuşsal
gelişmeye de ağırlık vermelidir.
Benlik Gelişimi

Benlik gelişimi bireyin kendisini değerli bir insan olarak
hissetmesini, kapasitesine güvenmesini ve farklılıklarına değer
vermesini vurgular. Benlik gelişiminin sonul hedefi kendini
gerçekleştiren insandır. Kendini gerçekleştiren insan, kendini ve
başkalarını olduğu gibi kabul eder. Özerktir, yaratıcıdır ve
yaşamdan zevk alır. Kendisi ve çevresi ile barışıktır, demokratik
tutumlara sahiptir. Çocukların kendilerini değerli bir insan olarak
hissetmeleri, kapasitelerine güvenmeleri ve farklılıklara değer
vermeleri aile ve çevrede olduğu kadar okulda karşılaştığı
davranışa da bağlıdır.
Benlik kavramının dört boyutu vardır:
1. akademik,
2. sosyal;
3. duygusal,
4. bedensel.

Akademik boyut zihinsel etkinliklerle ilgilidir. Sayısal, sözel
ve diğer alanlardaki zihinsel potansiyelin gelişmesi kişinin
benlik gelişimini etkiler. Zihinsel gelişim kişinin kendisine
inanmasında ve güvenmesinde önemli role sahiptir.
Öğrencilere potansiyellerini ortaya koyma fırsatı vermek,
farklı zeka potansiyel alanlarını fark etmelerine yardımcı
olmak, onların sağlıklı bir benlik geliştirmelerine yardımcı
olacaktır.

Benlik gelişimindeki sosyal boyut, kişinin diğer insanlarla ve
gruplarla ilişkisi ile ilgilidir. Girişkenlik, sağlıklı ilişkiler
başlatmak ve yürütmek, iletişim becerileri, ve etkileşim
sosyal boyut ile ilgilidir. Kişinin değişik durumlara uyum
gösterebilme yeteneği geliştirmesi de benlik gelişimini
etkileyen sosyal boyut ile ilgilidir. Başarılı bir adaptasyon
sürecinde kişi kendi özelliklerini koruyarak farklı durumlara
uyum sağlayabilir. Kişinin kendi özelliklerini yok ederek yeni
duruma adapte olma durumu ise bir uyum değil, uygudur.
Ve başarısızlıktır.
Benlik kavramının gelişmesindeki duygusal boyut ise
duygusal zeka kısmında verilen beş özellikle ilgilidir. Bunlar:





Öz bilinç
Duygulan idare edebilmek:
Kendini harekete geçirmek:.
Empati:
ilişkileri yürütebilmek
Bedensel boyutun iki yanı vardır. Birincisi fiziksel olarak
güzel veya yakışıklı hissetmek ile ilgilidir. İkincisi ise
psikomotor yetenekler yani bir takım fiziksel yeteneklerle
ilgilidir.
Benlik Yapısını Oluşturan Kavramlar

İnsan doğasının temelde iyi ve doğruya meyilli olduğunu kabul eden
ve insana insan olarak değer veren, insancıl yaklaşımı benimseyen
psikologlara göre benlik yapısı, öz ben ve benlik tasarımından oluşur.
Öz ben, yapı olarak iyiye yöneliktir. Kötü olarak nitelendirilen tutum,
düşünce ve davranışların nedeni temel gereksinimlerin
doyurulmaması veya engellenmesidir. Doğuştan gelen ve "iyi" kabul
edilen öz beni baskı altına almaktan çok, cesaretlendirmek ve
gerçekleşmesine uygun bir ortam sağlamak gerekmektedir.

Benlik tasarımı ise kişinin kendisini algılayış biçimiyle ilgilidir.
Doğuştan başlayarak kişinin içinde bulunduğu sosyal çevre içerisinde
yavaş yavaş gelişir. Benlik tasarımı dinamik bir yapıya sahiptir.
Kişinin yaşadığı olaylar ve edindiği tecrübeler benlik tasarımlarını
etkiler.
Ahlak Gelişimi

Ahlak gelişimi, kişinin toplumsal değer yargılarını edinerek içinde
bulunduğu çevreye uyumunu; fakat sonul olarak kendi ilke ve
değer yargılarını oluşturmasını amaçlar. Ahlak gelişimi toplumun
adet, gelenek ve göreneklerinin içselleştirilmesi sürecidir. Toplum
içinde nasıl davranması gerektiğinin farkında olmaktır. Birlikte
yaşadığımız insanlara karşı görev ve sorumluluklarımızı öğrenme,
ahlaki gelişimin bir parçasıdır. Ahlak gelişiminin sonul hedefi
kişinin evrensel ilkeler, doğru-yanlış, hak, adalet ve özgürlük
kavramları doğrultusunda kendi doğrularını ve ilkelerini
geliştirmesidir.

Ahlak gelişimi konusunda en çok kabul gören Piaget'nın (1969)
geliştirdigi iki aşamalı gelişim modelidir. Piaget, çocukların
yaşlarına bağlı olarak yargılama sistemlerinde meydana gelen
değişmelere ilişkin gözlemleri sonucunda ahlak gelişimi ile ilgili
olarak "dışa bağlı dönem" ve "özerk dönem" olmak üzere iki
donem belirlemiştir. Dışa bağlı dönem, bebeklikten 10 yaşa kadar
olan dönemi kapsar. Bu donemde çocuklar ahlaki yargılar
açısından başkalarına bağımlıdırlar.
Kohlberg'e göre Ahlaki Gelişim Düzeyler ve
Özellikleri:
GELENEK SONRASI EVRE
 Kişinin evrensel değerler doğrultusunda kendi
ilkelerini oluşturduğu evredir.
6. Donem: Evrenselleşme eğilimi
 Hak adalet, özgürlük kavramları doğrultusunda
kendi doğru ve yanlışları belirlediği donemdir.
5. Dönem: Toplumsallaşma Eğilimi
 Toplumsal kuralların yararının özümsendiği fakat
gerektiğinde bu kuralların değişebileceğine
inandığı dönemdir.
GELENEKSEL EVRE

Kurallara uyma ve beklentilere karşılık verme
başkalarının en yoğun hissedildiği evredir.
4. Dönem: Kanun ve düzen eğilimi
 Kanun ve düzen eğiliminin ağır bastığı, kurallar
uyulması için vardır düşüncesinin yoğun olduğu
donemdir.
3. Donem: iyi çocuk olma eğilimi
 "iyi çocuk" olmanın ağır bastığı grup tarafından
kabul edilme güdüsünün yoğun yaşandığı
dönemdir.
GELENEK ÖNCESİ EVRE
Çocuğun kendi gereksinimlerinin ön planda
olduğu ve dışa bağımlılığın en yoğun olduğu
evredir.
2. Dönem: Çıkarcılık eğilimi
 İhtiyacı karşılayan veya ödül getiren davranışların
doğru kabul edildiği, çıkarcılığın egemen olduğu
donemdir.
1. Donem: İtaat ve ceza eğilimi
 Doğru ve yanlışın ,eylemin fiziksel sonuçlarını
göre belirlendiği, itaat ve cezanın ağır bastığı
donemdir.

Kendini Gerçekleştiren insanların Özellikleri
"Kendini gerçekleştirme" kavramı ilk kez Maslow
tarafından kullanılmıştır. Maslow, insanın değerli,
kendine özgii ve iyiye yönelik bir öz bene sahip
olduğuna inanmaktadır. Maslow'a göre fizyolojik,
güvenlik, sevme-sevilme, bir gruba ait olma, statü
kazanma gibi temel gereksinimleri karşılanan
insan sonunda kendisi olabilecektir; kendini
gerçekleştirebilecektir.
Maslow'un
kendini
gerçekleştiren insanların. özelliklerine ilişkin
belirlediği
niteliklerden
bazıları
aşağıda
sıralanmıştır. (Erden ve Akman, 1997, s. 95-96):
1.
Kendilerini, başkalarını ve doğayı olduğu gibi
kabul ederler. Kuvvetli ve zayıf yönleriyle
kendilerini ve başka insanların farklı duygu ve
düşüncelerini hoşgörü ile karşılayıp, insanları
oldukları gibi kabul ederler.
2.
Gerçeği olduğu gibi algılayıp, içinde bulundukları
ortama kolay uyum sağlarlar. Eksik ve
hatalardan aşırı düzeyde rahatsız olmazlar.
3.
Daha derin ilişki kurabilirler. Kendilerine güveni
tam olan bu insanlar herkese karşı sevgi ve saygı
duyarlar.
4.
Yaşamdan büyük zevk alırlar. Yapılacak işler
onlar için birer "oyun" gibidir.
1.
2.
3.
4.
5.
6.
Özerk bir yapıları vardır; çevrelerinden
bağımsızdırlar. Düşünce ve davranışlarında
özgürdürler: neyin doğru neyin yanlış olduğuna
kendi özerk- değerler sistemine uygun olarak karar
verirler.
Demokratik bir kişilik yapısına sahiptirler. Herkesten
bir şeyler öğrenebileceklerine inanırlar.
Doğal, içlerinden geldiği gibi davranırlar; yapmacık
davranma gereği hissetmezler.
Amaçlar ve araçlar arasında uygun ayrım yapabilirler.
Yalnız kalabilme gücüne sahiptirler.
Güçlü bir mizah anlayışına sahiptirler. Ancak
yaptıkları espriler başkalarını küçültücü değildir.
Duyuşsal Kuramların Öğretim ilkeleri
1.
Eğitimin, öğrencinin kendisine güvenmesi, yeterliliğine inanması,
yüksek akademik ve kariyer beklentileri taşımasına da yardımcı
olması gerekir. (Bloom, 1973).
2.
Benlik kavramının dört boyutu vardır: (a) akademik (b) sosyal, (c)
duygusal ve (d) bedensel. Eğitimin, bu dört boyutu da dikkate
alması gerekir. (Jordon, 1981).
3.
Öz saygı (self esteem) kişinin zihin sağlığı ile ilgilidir. Zihinsel
olarak sağlığı olan kişilerin kendilerine ilişkin gerçek algıları ile
ideal algıları birbirine çok yakındır (Rogers, 1961). Okulda
başarısız olanların öz saygıları genellikle daha düşüktür. Bundan
dolayı, eğitim hiç bir koşulda çocuğun öz saygısına zarar
vermemelidir.
4.
Benlik kavramı bazen ayna teorisi ile açıklanmaktadır. Buna göre
insanın kendisini algılayışı, başkalarının kendisine ilişkin algılarını
nasıl algıladığına bağlıdır. Yani, kişinin kendisine ilişkin benlik
algısı başkalarının onu nasıl gördüğüne ilişkin algısına göre
değişir. Bu açıdan sağlıklı benlik gelişimi için çocuklara hiç bir
zaman kötü insan muamelesi yapılmamalı ve yakışıksız sıfatlar
takılmamalıdır.
5.
Zayıf ve güçlü yönleriyle kendilerini oldukları gibi kabul
eden öğrencilerin benlik algısı daha sağlıklıdır. Kendilerini
hiç beğenmeyen ve reddeden kişiler kendilerini değersiz
bulurlar. Eğitim benlik tasarımının oluşumunda öğrenciye
destek sağlanmalıdır. (Shepard, 1979).
6.
6. Akademik başarısızlık çocukların kendilerini değersiz
hissetmelerine ve kapasitelerine güvenmemelerine yol
açar. Özellikle, çok çalıştığı halde başarısız olan bir
öğrencinin benlik duygusu zaten epey büyük zarar alır.
Bundan dolayı akademik başarısızlık ayrıca çocuğun
kişiliğine saldırma gerekçesi olmamalıdır.
7.
7. Başarısızlık karşısında bahaneler uydurmak ve çeşitli
savunma mekanizmaları geliştirmek öğrencinin
çalışmasının istenilen sonucu doğuramayışının bir
açıklamasıdır ve benliği korur. Öğretmenin başarısız olan
öğrencilere çok fazla yüklenmesi doğru değildir.
8.
Öğrenci zoru başardığında kendini çok iyi hisseder. Bu şekilde,
başarı hem yeteneğe hem de çok çalışmaya atfedilmektedir.
Bunun için, öğrencilere başardığı hissini vermek gerekir
(Covington, Omelich, 1981).
9.
Benlik duygusu kişi için çok değerlidir. Öğrenci benlik duygusunu
korumak için her şeyi yapar. Öğretmen öğrencinin benlik
duygusuna değer vermeli, zarar vermemeye özen göstermelidir.
10.
Ahlak gelişiminde nasihat en etkisiz yöntemdir. Bunun yerine
çocuklara kuralları ve normları öğrenebilecekleri yaşantılar
sunmak gerekir.
11.
Ahlaki değerler bu ad altındaki bir ders içerisinde değil, tüm
derslerin içeriğine serpiştirilmiş tartışmalarla daha kolay
kazandırılabilir.
12.
"Ayinesi işidir kişinin lafa bakılmaz." Ahlak gelişiminde
yetişkinlerin sözleri değil davranışları etkilidir. Öğretmen ve annebabalar sözleriyle değil davranışlarıyla birer ahlak modeli
olmalıdırlar.
13.
Ahlaki gelişim, dönemleri içerisinde verilmelidir. Bunun için, ahlaki
gelişim dönemleri iyi bilinmeli ve ilgili ahlaki gelişim
hedeflenmelidir.
BEYİN TEMELLİ ÖĞRENME KURAMLARI VE
ÖĞRETİM İLKELERİ
UYUYAN DEV
Beynimiz için "uyuyan dev" tanımlaması bir abartı olmasa
gerek. Evrenin en kompleks makinesine sahibiz. Ancak, bu
biyolojik süper bilgisayarın %1,2'sini kullanabiliyoruz.
İnsanoğlu evrene hükmetmek için harcadığı çabayı kendisini
tanımak için harcamadı. Başka şeyleri tanımak için uğraştığı kadar
kendini ve beynini tanımak için uğraşmadığından bulduğu ve
ürettiği bazı şeyler sonunda iken dine zarar verir hale geldi.
İnsan beyninin en harika ürünlerinden biri olan bilgisayar
alanındaki çalışmalar da, ancak kendi beynimiz hakkında
bildiklerimizle orantılı gelişmektedir.
Yapay zeka konusundaki çalışmalar son 20 yıldır neredeyse
hiçbir ilerleme kaydetmedi. Beynimizin yapısı ve işleyişi konusunda
veya genel olarak kendimiz hakkında öğrenebileceğimiz yeni
bilgiler yapay zeka alanındaki ilerlemeleri sağlayacak. Daha
şimdiden DNA'larımız hakkında öğrendiklerimiz yeni kuşak
bilgisayarlar için ışık tutmaya başladı bile.
İnsanoğlu şimdiye kadar bilgisayarı daha çok, azını
yapabildiği şeyin çoğunu da yapabilmek için kullandı. Bilgisayarlar
tekrara dayalı ve seri işlemler üzerinde insanların en büyük
yardımcısı oldu. Ancak daha fazlası için insan beyninin
yaratıcılığına ihtiyacı var.
ZİHİNSEL KAPASİTE
İnsanın zihin kapasitesi onun beynindeki nöron (sinir
hücresi) sayısına değil, nöronlar arasında kurduğu
bağlantılara bağlıdır. Hepimiz yaklaşık olarak 15
milyar civarında sinir hücresi ile dünyaya geliyoruz.
Önemli olan bu sayı değil, bu nöronlar arasında bizim
kurduğumuz bağlantılardır. (Beynimizde 100 milyar
kadar hücre var.Bunların 15 milyar civarındaki bir
kısmı sinir hücresi. Geri kalan kısmı glia denilen
yapıtaşı hücreleridir.)
Nöronların görünüşü bir ahtapota benzer. Ortada
kumanda merkezi görevini gören hücre gövdesi
bulunur. Nörona ait tüm genetik bilgiler burada
saklanır.
Doğduğumuzda
milyarlarca
nöronun
gövdeleri hazırdır ve yen, öğrenmelerimiz ile nöronlar
arasında yeni bağlantılar oluşur. Uyaranların hücreden
hücreye geçişini sinapslar sağlar. Beynimizdeki her bir
nöron 15 bin nöronla bağlantı kurarak dev bir ahtapot
görünümü alabilir.
Gördüğümüz, okuduğumuz, duyduğumuz, kısacası
algıladığımız her şey beynimizde yeni bir bağlantı oluşturur.
Önce zayıf olarak kurulan bağlantı, aynı uyaran beyne
gönderildikçe güçlenir. Adeta patikalar, otobanlar oluşur.
Bağlantılar güçlendikçe tercihlerimiz şekillenmeye başlar.
Oluşan bu bağlantılar yeni verilerin işlenme şeklini de
belirler. Bundan soma beynin bir bölgesine düşen verilerin
akacağı yön bellidir: Beyne ulaşan yeni veriler, bir su
damlacığı gibi, daha önceden oluşan yollar doğrultusunda
akacaktır.
Kaslarımız gibi beynimiz de egzersizlerle gelişir. Çünkü
beynimiz de kullanıldıkça gelişir, kullanılmayınca
tembelleşir. Kaslar gibi yumuşar, gevşer, sarkar ve pörsür.
Bütün dahilerin milyonlarca sayfayı bulan çalışma
notlan ve günlüğünden bahsedilir. Örneğin; Edison'un 3
milyon sayfa çalışma notu ürettiği bilinir. Bir çok dahinin
ciltler dolusu günlüğü vardır. Onların, dahi oldukları için
geride milyonlarca sayfa çalışma notu bıraktıkları ne kadar
doğruysa; milyonlarca sayfa çalışma notu (beyin egzersizi)
ürettikleri için dahi olduklarının da o kadar doğru olduğu
söylenebilir.
BEYNİMİZİN ÜC ANA KISMI
Beyin Sapı
Beyin sapı, omuriliğin tepesini çevreleyen kısımdır.
Beynin bu kısmı temel yaşamsal fonksiyonları kontrol eder.
Nefes almak, kalp atışları, tehlike durumlarındaki refleksler
vb. kalıplaşmış tepkiler beyin sapı tarafından kontrol edilir.
Beyin sapında düşünme ve yeni öğrenme gerçekleşmez.
İçgüdüsel davranışlarımızın düzenleyicisidir.
Limbik Sistem
Limbik sistem beyin sapını çevreleyen kısımdır. Limbik,
"yaka" veya "smu" anlamına gelen Latince limbus
kelimesinden üretilmiştir. Beyin sapını yarım bir çember
şeklinde çevreleyip sınırlarını belirlediği için Limbik sistem
adI verilmiştir.
Limbik sistem duygularımızı kontrol eder. Midemiz
kazındığında, öfkelendiğimizde, sırılsıklam aşık
olduğumuzda ya da kederlendiğimizde limbik sistem
devrededir. Limbik sistem açlığı, susuzluğu, cinsel arzuları
ve diğer zevkleri düzenler. Ayrıca uzun süreli belleğin
önemli bir kısmı limbik sistem tarafından düzenlenir.
Neokorteks
Neokorteks, beynin insanı diğer canlılardan
ayıran, onu yaratılmışların en üstünü yapan
kısmıdır. Düşüncenin merkezidir.
Görme, işitme, konuşma, yaratma, düşünme
gibi üst düzey zihinsel fonksiyonları yönetir.
Duyular aracılığı ile algıladıklarımızı bir araya
getirip "anlam" ürettiğimiz merkezdir.
NÖROFİZYOLOJİK TEMELLİ ÖĞRETİM
İLKELERİ

Beyin bir paralel işlemcidir. insan beyni birçok işlevi eş zamanlı olarak yerine
getirebilir Etkin öğretimde aynı anda yapılması gereken işlemler ahenk
içerisinde, dayandığı kuram ve yöntemler üzerine bina edilmelidir.

Öğrenme fizyolojik bir olaydır. Kalp, akciğer veya böbrek gibi beyin de
fizyolojik kurallara göre çalışan bir organdır. Öğrenme nefes alıp-verme
kadar doğal bir işlev olup onu engellemek veya kolaylaştırmak olanak
dahilindedir. Etkili öğretim stres yönetimi, beslenme, egzersiz ve sağlıkla
ilgili diğer konuları da içermelidir.

Beyin, kendisine ulaşan verilere anlam yüklemeye çalışır. İnsan beyni
yaşamı sürdürme arzusunun doğal bir sonucu olarak çevresinde olup
bitenlere anlam kazandırmaya çalışır. Etkin bir öğrenme sağlanabilmesi için
beynin yenilik, keşif, problem çözme gibi alıştırmalarla zorlanması gerekir.
Bu yüzden, üstün yetenekli çocukların öğretiminde kullanılan bu ve benzeri
teknikler tüm öğrenciler için kullanılmalıdır.
Anlam yükleme, örüntüleme (patterning) yoluyla olur. Beyin bir
bakıma etrafındaki örüntüleri ortaya çıkarmaya çalışan bir sanatçı
gibidir. Etkili bir öğrenme için anlamlı birbiriyle ilişkili bir örüntii
yaratılmalıdır.
 Duygular örüntülemede önemli bir yer tutar. Bireyin öğrenmesi
beklenti, eğilim, ön yargı, öz saygı ve sosyal etkileşme ihtiyacı gibi
duygulardan etkilenir. Öğretmenler öğrencilerin duygu ve
tutumlarının öğrenmede önemli bir etmen olduğunun bilinci ile
hareket etmelidir. Karşılıklı sevgi, saygı ve kabullenmenin mevcut
olduğu bir ortamda öğrenme daha kolay olur.


Beyin parçaları ve bütünü aynı anda algılar. Sağlıklı bir insanda
matematik, müzik veya sanat öğretiminde beynin her iki
yarımküresi etkileşim halindedir. Bir konunun öğretilmesinde
konunun bütünü ve parçaları karşılıklı etkileşimde bulunacak
şekilde aynı anda verilmelidir.

Öğrenme, hem doğrudan odaklanan, hem de yan uyancılardan
algılanan bilgileri içerir. Beyin doğrudan farkında olduğu ve
odaklandığı bilgiler yanında birinci derecede ilgi alanı dışında kalan
bilgi ve sinyalleri de özümser. Etkili öğrenme ortamında sıcaklık,
gürültü, nem gibi fiziksel koşullar yanında grafik, resim, tasarım ve
sanat eserleri gibi görsel uyarıcılara da dikkat edilmelidir.

Öğrenme kasıtlı ve kasıtsız süreçlerden oluşur. Bir öğrenme
ortamında bilinçli olarak farkına vardığımız şeylerden çok
daha fazlasını öğreniriz. Yan uyarıcılardan aldığımız
sinyallerin çoğu beynimize farkında olmadan girer ve bilinç
altında etkileşimde bulunur. Etkili öğrenme ortamındaki
tüm uyarıcılar öğrenme amacına hizmet edecek şekilde
düzenlenmelidir.

İki tip hafıza vardır. İnsanlarda deneyimleri tekrarlamaya
gerek kalmadan hafızaya kaydedilen doğal bir uzaysal
hafıza sistemi vardır. Dün akşam yediğimizi hatırlamak için
tekrarlamaya gerek yoktur. Ancak, birbiriyle ilgili olmayan
bilgileri depolamak için tekrara ve ezberlemeye ihtiyaç
vardır.

Olgular ve beceriler uzaysal hafızada depolandığında daha
iyi öğrenilir. Uzaysal hafızaya harekete geçiren en etkili
öğretim deneysel yöntemlerdir. Öğretim demonstrasyon,
film, resim, mecaz, drama ve öğrencilerin aktif katılımını
sağlayan sınıf için çok yönlü etkileşim etkinliklerini
içermelidir.

Öğrenme zihni zorlayan etkinliklerle artar,
tehditle ketlenir. Beyin uygun düzeyde
zorlandığında öğrenme optimum düzeye ulaşır.
Tehdit ise öğrenme kapasitesini azaltıcı etki
yapar. Etkili öğretim, öğrencinin zeka seviyesini
belli bir oranda zorlayan ancak, tehdit içermeyen
bir ortamda gerçekleşir.

Hiçbir beyin diğerine benzemez. Öğretim bütün
öğrencilerin görsel-işitsel ve duygusal tercihlerini
ifade etmelerine olanak tanıyacak şekilde
düzenlenmelidir.
YAPILANDIRMACILIK
Bu terim, bilginin öğrenci tarafından yapılandırılmasını
ifade eder. Her öğrenci öğrenirken, anlamı, bireysel ve
sosyal olarak yapılandırır. Esasen öğrenme dediğimiz şey,
bu anlamlandırma ya da anlam yapılandırma sürecidir.
Yapılandırmacıların kullandığı eğitim kavramları onların
öğrenmeye nasıl baktıklarını açıklar. Yaygın olarak
kullanılan kelime ve kavramlar arasında “anlamlı öğrenme”,
“keşfederek öğrenme”, “bağlamsal öğrenme”, “düşünmeyi
öğrenme”, “araştırma ve keşfetme” ve “problem çözme”
sayılabilir.
Geleneksel ve Yapılandırmacı Görüşleri
Karşılaştırılması
GELENEKSEL GÖRÜŞ
YAPILANDIRMACI GÖRÜŞ
Bilgi, bireylerin dışındadır ve
öğretmenlerden öğrencilere transfer
edilebilir.
Bilgi, kişisel anlama sahiptir.
Bireysel olarak öğrenciler
tarafından oluşturulur.
Öğrenciler duydukları ve
okuduklarını öğrenirler. Öğrenme
daha çok öğretmenin iyi
anlatmasına bağlıdır.
Öğrenciler kendi bilgilerini
oluştururlar. Duyduklarını ve
okuduklarını önceki öğrenmelerine
ve alışkanlıklarına dayalı olarak
yorumlarlar.
Öğrenme, öğrenciler
öğretilenleri tekrar ettiği zaman
başarılı olur.
Öğrenme, öğrenciler
kavramsal anlamayı
gösterebildiklerinde başarılıdır.
YAPILANDIRMACI YAKLAŞIMIN TEMEL ÖZELLİKLERİ
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
Öğretme değil öğrenme ön plandadır.
Öğrencinin özerkliği ve girişimciliği cesaretlendirilir.
Öğrencide öğrenme istek ve amacı yaratmak önemlidir.
Öğrenci bilgiyi sorgulamalıdır.
Öğrenmede yaşantı önemli yer tutar.
Öğrencinin doğal merakı desteklenmelidir.
Öğrenme öğrencinin zihinsel modeli üzerine kurulur.
Öğretmen öğrencinin sadece NE öğrendiği ile değil, NASIL
öğrendiği ile de ilgilenmelidir.
Öğrenmenin içinde oluştuğu bağlam önemlidir.
Öğrencilere kendi deneyimlerinden öğrenme fırsatı sunulmalıdır.
Öğrenmede tahmin etme, yaratma ve analiz önemli yer tutar.
Öğrencinin inanç ve tutumları onun öğrenmesini etkiler.